Kısa Öyküler

90’lar da Çocuk Olmak

Biz 90’larda, ne sokak ne de mahalle kültürüyle büyümüş çocuklardık. Bizim bahçe kültürümüz vardı. Şehir merkezinde ağaçlıklı geniş caddelerin üzerine dizilmiş en fazla üç – dört katlı apartmanların arkasında, kavak ve meyve ağaçları ile süslenmiş yemyeşil çimenlerin olduğu bahçelerde büyüdük. O bahçelerde saklambaç, yerden yüksek, ip atlama, köşe kapmaca gibi her çocuğun oynadığı oyunları oynadık. Benim anlatmak istediğim onlar değil, ben yaptığımız yaramazlıkları anlatacağım.

Ben, Başak ve birkaç kız arkadaşımızla en büyük eğlencemiz insanlarla uğraşmaktı. O zamanlar ilkokul ile ortaokul arası bir yaştaydık, yani ne çok büyük ne de çok küçüktük. Başakların evi bize çok yakındı, bazen onların binasının önünde oynar bazen de bizim bahçede oynardık. İlk haylazlığımız Başakların binasının önünde başladı. Babalarımız ava gitmeyi çok severdi, haliyle evde bilumum av malzemeleri olurdu. Bizim de elimize misina geçti, geçmedi de biz biraz misina yürüttük. Onların evlerinin önünde kaldırımın üstünde büyük bir ağaç ile yerden çok da yüksek olmayan beton, düz bir duvar, duvarın arkasında da başka bir ağaç vardı. O misinayı alıp iki ağaç arasına bağlamış, sonra da gidip olanları izlemek için apartmanın önünde bir yere gizlenmiştik. İnsanların vereceği tepkileri bekliyorduk. Bazıları misinayı fark ediyor, bir anda durup ağacın etrafından dolanıyordu bazıları ise misinayı fark etmiyor, ipin ortasından yürüyüp geçiyor, göbeğine, gömleğine dolanmış yürümeye devam ediyordu. En çok bizi onlar güldürüyordu. Belli bir zaman sonra bu gizli ip tuzağı keyif vermemeye başladı.

İnsanların korkmasını ürkmesini istiyorduk. Başak gitti nerden bulduysa plastik bir akrep, ya da hamam böceği gibi bir şey getirdi. Onu, ucundan misinayla bağlayıp, kaldırımın kenarında duran ağaca astık. İnsanların kafalarının üstüne gelecek şekilde boyunu ayarladık sonra yine gidip saklandık. Bu sefer amacımıza ulaşmıştık. İnsanlar ağacın altından geçerken birden astığımız yaratığı görüp çığlık atıyor, geriye sıçrıyor, bazıları sağa sola kaçıyordu. İnsanların o halleriyle o kadar eğlenmiştik ki, gülmekten karnımıza ağrılar girmişti. Biz orada eğlenirken, adamın biri ağaçtan sarkan yaratığımızı gördü, onu bir güzel yerinden kopardı, cebine attı gitti. Bizde öylece arkasından baka kaldık.

Yaratığımızın gidişine üzülmüştük ama Başak ve ben elbette durmadık, başka haylazlıklar düşünmeye başladık. Bahçede oynamaktan sıkıldığımız bir gün bize çıkmıştık. Evimizin balkonu caddeye bakıyordu. Balkondan insanlara bir şeyler yapalım dedik. Babamın yine av malzemeleri karıştırırken tuhaf bir alet gördüm. Kötü kokan, siyah uzun körüğü, ucunda da plastik düdüğü olan bir aletti bu. Aleti körükleyince VAAK diye bir ses çıktı. O korkuyla, aleti elimden attım. “Lan ne oluyor” dedim. Meğer o bir ördek düdüğü imiş. Ava çıktıklarında ördekleri, kazları çağırmak için kullanılan onların sesini taklit eden tuhaf görünümle bir düdük. Başağa gösterdim sonrasında da aletle evin içinde kendi çapımızda eğlendik. O sırada aklımıza bir fikir geldi; Başak balkonda sandalyede otururken, bende balkonda yerde duran çiçeklerin arkasına geçip saklandım, düdüğü elime aldım. Ben VAAK dedikçe Başak ağzını oynatıyordu. VAAK VAAK, Başak konuşmaya başlıyordu. Hızlı, hızlı körüklemeye başladım, Başak da ağzını oynatmaya el kol hareketleriyle bir şeyler anlatıyormuş gibi yapmaya başladı. Bizi kim gördü, ne düşündü, amacımıza ulaştık mı bilmiyorum ama o an ikimizde çok eğlenmiştik. Bu arada o düdüğün öyle bir sesi vardı ki eminim yan mahallelerden bile o sesi duyan insanlar olmuştu.

Bunun gibi daha çok haylazlıklarımız vardı, şimdi halimize şükür ediyorum; iyi ki o dönemlerde telefon, tablet, internet yoktu. Tek eğlencemiz arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlar ve hayal gücümüzdü. Bir de yayın saatini iple çektiğimiz çizgi filmlerimiz vardı, o kadar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.