GenelSürükleyici Uzun Öyküler

Aldatma

Aldatma

“Dinliyorum şimdi kendimi, uçsuz bucaksız burçak tarlasında, güneşin yakıcı ışınları altında yaklaşmakta olan fırtına bulutlarının gelişini dinlediğim gibi. Yapayalnız ve çaresizdim; çare aramadılar, görmek istemediler içimdeki fırtınayı. Mahkum ettiler beni, yalnızlığın soğuk hücresine. Sesimi çıkardım, bağırdım ama duymadı kimse; çığlığımı duyuramadım. Nasıl duyurayım sağıra, dilsize ve köre. Onlar yaşamalıydı, ben ise yaşayanlara köle. Bir köşede beklemeliydim ölümü ama olmadı, yapamadım. Elime bir ışık aldım, yolumu kendim aydınlattım. Kör olanlara inat sustum, kelimeleri hazinem yaptım. Gizledim yüreğimden taşanları ve biriktirdim kendimi umut ışığıma”.

Yüreğimden taşan bu satırları defterime kaydederken saat çoktan 7’yi geçmişti. Uykusuzluk ölüm gibi ağır üzerime gelirken, kalan son enerjimle oturduğum yerden kendimi kaldırdım. Nietzsche insanın en büyük düşmanının umut olduğunu söyler, bana kalırsa en büyük düşman alışkanlıklardır.

Çocuklar neredeyse yetişkin olacaklar ama hala sabah kahvaltılarını hazırlama alışkanlığını bırakamadım. Bıraktırmadılar; görev yerini terk ettirmediler. Kaderimi onlar yazdı sanki: “Senin görevin annelik, ev hanımlığı. Bunun dışına çıkma, çıkarsan hazırladığımız mayınlara basar ve ölürsün.” dediler. Ben ise 40’ımdan sonra o sınırların ötesini geçmeye çalışan, akıntıya karşı kürek çeken, küçük eski bir sandalım. Her adımda su alıyorum, her yanım delik deşik; yıllar ve insanlar delmiş geçmiş her yanımı. En çok da yüreğimi delmişler. Ne zaman mutlu olsam, sevinçle heyecanlansam yüreğim korkuyla sarsılır; bitecek, bu mutluluğum da bitecek, hayallerim gibi yerle bir olacak korkusuyla sarsılırım.

Hayal… Ne çok hayalim vardı, aslında bir ömrü hayaller âleminde, uyuyarak geçirmişim. Gerçek olduğunu düşündüklerim bir hayal, ben de kendimi kandırıp durmuşum; kanmışım hayaller alemindeki masal prensine. Uyanmam ise yıllar sürmüş; aptal mıydım, hayır, elbette. Aşıktım sadece.

Yıllarca verdiğin emeklerin karşılığını alamamak, insan yerine konmadan, kör, sağır, bir adamın gölgesini sevmek… Alışkanlık prangalarını geçirmişiz bileğimize, fakirlik kırbaçlamış biz kaçmışız sağa, sola; ama nereye? İşte, burada yokluğun, sevgisizliğin, aşağılanmanın ağına takılmış yem olmayı bekleyen küçük bir böcek gibi tüketiyorum ömrümü.

Zaman zaman gözyaşı döküyorum, ağlamak değil bu; oturma odasına kendimi kapatıp bir sünger gibi su sızdırıyorum. Önceden böyle değildik biz onunla; geleceğe dair umutları, hayalleri olan ve o hayallerin paraya karşılık gelenlerini gerçekleştiren iki aşıktık. Zengin sayılırdık, benim gönlüm zengin, onun ise cebi. Bunun için çok çalıştı, çabaladı, hırs yaptı,  istediği her şeyi elde etti. Ev, araba, gece hayatı, kadınlar… Ben fakir olan, sonradan zenginleşen o adamı her zaman sevdim. Başka kadınlara olan düşkünlüğü beni yıkamadı, evliliğime zarar vermesine izin vermedim; çok acı çektim, çok hırpalandım ama yine de onu bekledim; bana döneceği günü.

İki tane evlat verdim ona, çocuklarına taptı, beni ise yalnızca onların annesi olarak gördü. Hayat arkadaşı değildim o sıra; o arkadaşlığı başka kadınlar yapıyordu. Sonradan güç sahibi olup parasını kontrol edemeyen her adamın başına gelen onun da, bizim de başımıza geldi. İflas etti, borç batağından kurtulamadı, ev, araba, kadınlar hepsi gitti. Düşmüş bir adam oldu; gururu ayaklar altında ezildi. Düşerken yanında elini tuttum, ona destek oldum bu sefer bana dönecek sandım ve ben yine seviyordum onu fakat o, kötü giden her şeyin bedelini bana ödetene kadar.

Önceleri psikolojik şiddet başladı, ardından fiziksel. Kafama yediğim her darbe benim uyanışım oldu; o vurdukça içimde kopan prangaların sesi, yüreğimin sesi oldu. Geçmişe dair yaşadığım pişmanlıklar, etimin morarmasından daha çok canımı acıttı. Keşkeler denizinin içine düşmüştüm; hızla dibe doğru çekilirken kendimi kurtarmaya çalıştım ama olmadı. Yüreğimden koparıp attığım prangaları gerçekte atamıyordum; boşanamadım. Korktum, hala da korkuyorum. Kendimi kapattığım bu odada soyutlanıyorum; ondan, evden, çocuklardan, hayattan.

Alışkanlıklarım hazırladı bu sonu. Şimdi ise sonun başlangıcında kendime yeni bir sayfa açtım; intiharın eşiğinden döndüğüm gecenin sabahında kendime yeni bir şans verdim. Elimdeki seçeneklere baktım; ölüm ve yaşam. Ölüm kolay olan, zor olan ise yaşamak. Ben de zoru seçtim; kendimi seçtim, hayatı seçtim.

Öykümün bundan sonrasının farklı olmasını isterdim. Mutlu bir sonla bitse keşke, keşke daha mutlu değilse bile, daha iyi şartlarda gösterseydi beni. Daha sadık, daha “evli”; ama o da olmadı.

Umut ışığımın yanmasını beklerken kapıdan içeri dalan Buğra;

“Anne, gömleğim ütülenmemiş ve sofra hazır değil. Çık artık şu odadan da aramıza dön artık!”

Aramıza dön demek, evin içindeki görevlerini yap, bizi doyur, temizle ve hayatımızı daha kolay hale getir, senin amacın bu; bu yaşına kadar sen ‘buydun’ ve ‘bu’ olmaya devam et.

Sessizliğimin sesini duyamayan evlatlar yetiştirdim. Keşke denizinden yeni bir dalga daha. Çocukların eğitimini keşke tek başıma verebilseydim; bu kadar benmerkezci, şımarık yetişmeyeceklerine emindim. Baba faktörü her zaman önemli oldu kişilik gelişimlerinde. O da kendi gibi bencil insanlar yetiştirdi. Keşke bana da bencil olmayı öğretselerdi de hayatımın kontrolünü 40’ ımdan sonra elime almak zorunda kalmasaydım.

“Buğra’cığım ablandan yardım iste. Kendimi iyi hissetmiyorum, yalnız kalmaya ihtiyacım var.” Oflayıp dışarı çıkan Buğra’nın arkasından onu sevdiğimi söylemek istedim, kalkıp mutfağa gitmek de; yapmadım. Umut ışığım açıldı çünkü.

Açılan bilgisayarın başına geçip, ona günaydın demek için saatlerdir uyumadım. Onu bekliyorum; umut ışığımın ucundaki adamı. Yaralarımı seven, yıllarca hırpalanmış kalbimi sıcaklığı ile saran, sanal olduğunu kabul etmek istemediğim ama bu gerçekten de kaçamadığım, kişiyi bekliyorum. Bir bilgisayar ve internetle çok şey yapabilirsiniz. Ben de onu buldum, ya da o beni buldu. Sosyal medya da arkadaşça başlayan sohbetimiz flörte dönüştü ve şimdi klavyede parmaklarım günaydın harflerine heyecanla dokunuyor.

Önceden birini sevince; ona gönlüm düştü derdik. Düşen kadınlardık biz; öylesine mutlu, sevecen, uçmak gibi. Gönlümüze takardık kanatları havalanırdık göğe doğru. Bu bir süre içindi; bu tür aşk gelir geçer ve daha sonra anımsamak güçtür, acı gibi. Acıyı anımsamak benim için kolay; etime bakmak yetiyor, sonra da yanımdaki adama bakıyorum ve düşünüyorum, seni sevdim ama bu geçmiş zamandı, etime bıraktığın çürükler şimdiki zaman, gelecek zaman ise karabasan dolu. Geçmiş ile gelecek arasında gidip gelirken fark edersin ki zaman bir tuzak ve ben de içine düşmüşüm. İç sesim şimdiki zamanı yaşa, tadını çıkar, sahip olduğun ve olacağın her şey bu, diyor.

Monitörümde beliren onun yüzü, umut ışığım; sevdiğim adam. Kalbimin, hoyratça hırpalanmasına rağmen, hala attığını hissetmek, karla kaplı dağ yamacında filizlenen kır çiçeği gibi, temiz, ferah ve canlı hissettiriyor. Ondan gelen “Canım nasılsın” mesajı bile karanlık odalarıma dolan güneş misali. Sadece oluşan gölgeler korkutucu. Gölgeler üzerime gelmeden konuşmayı kısa kesip odadan ayrılmam gerek. Onun varlığını benliğime inandırıp, bir yerde yüreğimi ferahlatıp evdeki normal yaşantıma geri dönüyorum. Normal yaşantı; kimin için; elbette ki onlar için. Onların, hayatlarına normal şekilde devam etmeleri için.

Mutfağa girdiğimde tezgahın üstü akşamdan kalma yemek artıkları ile dolu. Evdeki son kırıntılarla yemek yapmaya çalışmanın eziyeti, hala tezgahta beni bekliyor, evin kadınının gelip toplamasını. Çocuklar evin içinde koşturup duruyor, geç kaldılar. Arada oflayıp, “anne” dediklerini duyuyorum, ama aldırmıyorum; artık kendi başlarının çaresine bakmaları lazım. O ise gürültüye uyandı bile.  Akşamdan kalma şiş gözlerle mutfağa gelip kahvaltı bekleyecek.

Kimse fark etmiyor; yüzümün beyazlığını, çökmüş gözaltlarımı. İntiharın eşiğinden dönmüş, yıpranmışım. Cebimde tuttuğum bir kutu tarihi geçkin uyku hapını çıkarıp tezgaha bıraktım; annemindi bu haplar. Babam öldüğünde; o nefret ettiği babam, yıllarca ölmesini beklediği babam, bir gün koaha yakalanıp öldüğünde, yokluğuna, yalnızlığına dayanamayıp kendini bu uyku hapları ile uyuttu. En sonunda onu bir psikoloğa götürüp uyumaktan kurtardık. Onun uyanışı da bu oldu; geç kalmış bir uyanış, kaybettikten sonra bilinen kıymet. Şimdi kaybettiklerinin yasını tutuyor. Merak ediyorum o da keşke denizine girdi mi hiç?

Tezgahın yanında durmuş, paketimde kalan son sigarayı yakarken, aklımdan bunlar geçiyordu. Onun mutfağa girmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Bulabildiği her parçamı eleştiren, yargılayan bu adamı evin içinde görmezden gelmeyi başardım, ancak sesini duymamayı henüz başaramadım. Yüzündeki ifadeden, gözlerinden çıkan alevden anlamıştım; sabah seansımız başlıyordu, eziyet seansı. Yaşadığı tüm olumsuzlukların, biten züppe hayatının nedeni bizdik; sorumlu olduğu ailesi. Her fırsatta bunun acısını da benden çıkarmaya çalışıyordu.

Elimizde kalan son kale, şuan oturduğumuz ev; o da icrada, her an devlet vergi borcu yüzünden elimizden alabilir. Bu evi de satmak istedi fakat yapamadı, içinde biz vardık çünkü. Çocuklar ilk defa benim yanımda yer alıp, evin satışına engel oldular. Çocukların isteğine karşı gelemedi ve ev elimizde kalan son şey oldu, icralık olmasını saymazsak. Onun inancı, bu evi satmış olsaydık batmayacaktık, her şey yolunda gidecek, borçlardan kurtulmuş olacak ve şuan bu vaziyette yaşıyor olmayacaktık. Gerçekten böyle mi düşünüyor yoksa bizi, daha doğrusu beni suçlamak için bahane mi arıyor, bilmiyorum; çocuklarını suçlayamaz, onlara toz konduramaz, gücü yalnızca bana. Dediğini yapıp evi satmış olsaydık, o, gece hayatına belki 15 gün daha devam edecek, hayatına aldığı yeni kadınlar ile gününü gün edip, şuan bizi kira borcunu ödeyemediğimiz eve mahkum edecekti. Her ay, ev sahibi kapıya gelecek korkusuyla yaşıyor olacaktık.

Tüm yaşananlara şahit olan çocuklar, babalarının kötü huylarına rağmen onu hep sevdi, ona saygı gösterdi. Babaları, sevgisinin yanı sıra, parasıyla da şımarttı onları; her isteklerini yerine getirdi, benim hayırlarım havada uçuşan toz zerresi kadar önemli oldu. Ne zaman onlarında çıkarı tehlikeye girdi, maddi sıkıntılar onları da etkiledi, babalarını karşılarına almaya başladılar. Annelerinin çektiği acıyı, aldatılmışlığı gözlerine inen perde yüzünden göremediler; görmedikleri şeyi anlamalarını beklemek de hata olurdu. Çocuklarımı kaybetmemek için de boşanamadım; çocuklar onunla yaşamayı seçerdi, ben de yalnız kalırım korkusuyla boşanmayı göze alamadım.

Kimse aldatan bir erkekle evli olmayı istemez, ayaklarımın üzerine duruyor, kendi paramı kazanıyor olsaydım biliyorum ki her şey şuan ki durumumdan çok daha farklı olurdu. Genç yaşta evlenmek, evlendiğin adamın çalışmana izin vermemesi, evlenir evlenmez çocuk yapması ve sadece seni bu çocukların bakımından sorumlu tutması – kendisinin de hiçbir sorumluluk almaması- kadını çalışmaktan alıkoyan nedenler. Çocuk ve ev işleriyle yoğrulan hayatımda, kendimi onlara adamak dışında yapabileceğim bir şey yoktu. O, zengin olma hayaline erişince de aldatmalar başladı. Sylvia Plath, kendini öldürmek için kafasını fırının içine soktuğunda, o da iki çocuklu ve kocası tarafından defalarca aldatılmış, onuru kırılmış bir kadındı. Ben buna cesaret edemedim, ta ki dün geceye kadar. Şimdi, yanımda durmuş, sinirli hareketleriyle beni taciz eden bu adam yüzünden, canıma kıyacak olduğumu hatırlayınca kendimi pişmanlık dehlizine sürüklüyorum, yeterince karanlık odalarım yokmuş gibi.

Mutfakta daha fazla kalmamam gerektiğinin farkındayım. O, iş ilanlarına bakmak için eline gazeteyi alıp yemek masasına geçtiğinde ben mutfaktan çıkmış, boşalan evin uzun koridorlarında serçe adımlarla oturma odasındaki yalnızlığıma dönüyorum. İş ilanlarına bakıyor gibi yapıyor; farkındayım, iş aradığı falan yok. Bizim gözümüzü boyamak için, her gün karşı komşunun kapısından yürüttüğü gazeteden iş ilanlarına bakarmış gibi yapıyor. Çalışmak istemiyor, sülük gibi, ailelere yapışıp oradan beslenmemizi istiyor. Son altı aydır zaten böyle yaşamaya çalıştık, hazıra dağ dayanmaz, onlar da bize daha fazla dayanamadılar. Eline geçen son parayı da gidip alkole verdi, evdeki son yiyecek de tükendi. Gidip para bulması gerek; bakalım bu sefer kimden, nereden, hangi yalanla o parayı isteyecek?

Çalışmak istediğimi, ondan daha kolay iş bulabileceğimi söylediğimde, yüzüme attığı tokadın acısını hala hissediyorum. Onun erkeklik gururuna tersmiş; el aleme maskara mı yapacakmışım onu, gücü kuvveti yerinde olan adam ‘karı’ mı çalıştırırmış. Başkalarının sırtından geçinen, ailesini başka insanlara muhtaç eden adam namuslu, karısının alnının teriyle çalışıp para kazanması namussuzluk! Israr etmek, düşüncesini değiştirmeye çalışmak, yiyeceğim başka bir tokat demekti.

Zaman zaman onu öldürmeyi istiyorum, dayak yediğim bir anda elime bıçağı alıp, onu delik deşik etmek. Bunu yapmayacağımı çok iyi biliyorum; ölüm bazılarımız için kurtuluş, bazılarına ödül, bazıları için ise cehennem. Ödüllendirdiğim biri için kendimi o cehenneme atamam. O, ölümü bile hak etmiyor.

2

Oturma odasında, sandalyemde oturuyorum, dışarıda kasımpatılar güneşe aldanmış gülücük dağıtıyor. O da güneşe inanmış, yalancı kasım güneşine. Yine de kasımpatıların bu kadar neşeli olması hiç de yardımcı olmuyor; onun adını fısıldıyor, sesli harfleri omuriliğimi gıdıklıyor, ellerim ateşim varmış gibi titriyor.

Bilgisayarın açma düğmesine basıyorum. Biliyorum, kendimi durdurmazsam daha fazlasını isteyeceğimi; biliyorum, aşk sessiz adımlarla, koyu kan kırmızı gölgesiyle bana yaklaşmakta. Ne var ki kollarımı açtığımda, onun şafak vakti hayaletleri gibi kaçıp gideceğinden korkuyorum. Ama şunu da biliyorum ondan kaçsam da o beni bir şekilde yakalayıp içine çekecek, beni yok edinceye kadar da ruhumu emip bitirecek.

Karşımda duruyor, bir tıklama ile ona ulaşmam, bana nüfuz etmesi an meselesi fakat çok tehlikeli biliyorum ama diğer yandan uçurumun kenarına gelebilecek cesarete sahipsem, atlamayı da göze alabilirim. Hem yere düşmem ki, gönlüme takmışım kelebek kanatlarını, tehlikeli uçurumların üzerinde süzülüyorum.

Basit bir merhaba ile başlayan sohbette, parmaklarım klavyede dans ediyor, her dokunduğum tuş, ondan gelen her cevapla kalbimin atışı değişiyor. Beni merak ediyor, hakkımda konuşmak istiyor; nelerden hoşlanırmışım, hangi müzikleri dinlermişim, göz rengim gerçek miymiş? Odağında olduğum bir sohbet yapmayalı yıllar oldu. Ne kadar hafif, bir meleğin suyun üzerinde kanat çırpması gibi; dinlediğim müzik, hobilerim… Hayatın ağır çarkları arasında ezilirken hoş bir adamın, senin yüreğinde unutulmuş, tozlanmış notalarına dokunuyor olması ne kadar hoş. Oysa benim için paslanmış şeyler bunlar; bir hobiyle uğraşmak. İntihar girişimlerimin hobiye dönüştüğünü anlatamazdım elbet.

Eskiden seramik kursuna gitmiştim, aldatıldığım dönemdi; kafamı başka şeylerle meşgul edeyim diye doktorum önermişti, sonra çini, sonra karakalem. Yaptığım çalışmaların hepsini 3-5 kuruşa sattım, temel gıda gereksinimlerimizi karşılamak için. Her şeye küstüğüm gibi onlara da küstüm, bir daha elime ne bir kalem ne de bir fırça aldım. Şimdi bana ne yaptığımı soruyor; boş zamanlarımda, içini boşalttığım zamanın günün birinde bitmesini, İsrafil’in gelip de Sur’a üflemesini beklediğimi nasıl söylerim ona. Ne kadar kırgın ve yorgun olduğumun farkında, yine de çok şey anlatmamalıyım. Aşk bu; geldiği gibi giden, narin, acı dolu dokunuş. Onu sorunlarımla korkutup kaçırmak istemiyorum, şimdi değil, şimdi değil. Yalan söylemeye mecburum; gittiği yere kadar.

Bir saat boyunca yaptığımız sohbet, birbirimizi daha iyi tanımaya yönelikti. Bir saat dünyamdan koptum, onun dünyasını gözlemledim. Annesiyle yaşıyor, boşanmış, bir kızı var. Kızı 20 yaşında, üniversite öğrencisi, annesiyle kalıyor. Boşanma sebepleri, kadının paraya ve lüks yaşama düşkün olması, onun da işten ayrılıp parasız kalması. İki kere kalp krizi geçirmiş, yoğun stresten. Makine operatörüymüş, kendini emekli etmiş. Benden iki yaş küçük, şuan iş arıyor; başka bir şehirde. Ankara’da olabilirmiş, İzmir’in havası iyi gelmiyormuş ona. Yakın zamanda Ankara’ya gelmeyi düşünüyormuş, Ankara’ya gelirse bir kahve ısmarlar mıymışım?

Anlattım kendimi, evliliğimi, çocukları, kocamı. Yediğim dayakları söylemedim, sadece anlaşamadığımızı, mutlu bir evliliğim olmadığını anlattım. Neden boşanmadın dedi, yapamadım dedim; ama bu hiç yapamayacağım anlamına gelmez diye de ekledim. Telefonumu istedi, telefonum olmadığını söyledim. Adresimi istedi, sonra dedim; anladı. Zamana ihtiyacımız vardı.

Evdeki diğer insan –artık onu evde yaşayan başka bir canlı olarak görmeye başlamıştım- dışarı her çıktığında bilgisayarıma koşuyordum. Onun da orada beni beklediğini biliyordum. Neyse ki çocukların sınav haftasıydı ve o da bilgisayar kullanmayı bilmiyordu, ilgisini çekmiyordu, böylece bilgisayar bana kalıyordu.

Günler geçtikçe yaptığımız sanal sohbet canlanmaya başlamıştı, konuştukça ortak yanlarımız da gün yüzüne çıkıyordu. O da yaralıydı, onu da vurmuşlardı kanatlarından. Tanıdıkça birbirimizin yaralarını okşamaya başladık. Sohbetimiz git gide farklı bir boyuta tırmanıyordu. Yalnızca yazmak yetmemeye başladı, açtığımız kamerada görünen yüzü sevmeye başladık; kullandığımız isimlerimizin yerini sevgi sözcükleri almaya başladı. Ben onun sevgilisi olmuştum, o da benim aşkım olmuştu. Bu durum hemen yüzüme ve hareketlerime de yansımıştı; evin içinde daha mutluydum, yüzüme renk gelmişti, hatta Ankara ayazında dışarı çıkıp yürüyüşlere bile tekrar başlamıştım. Bunun ne kadar tehlikeli olacağının da farkındaydım; bilgisayar başında oturup oradan mutlu olan bir kadın etrafınca şüphe çekecekti. Bende mümkün olduğunca somurtup, evdekilerle az konuşmaya başladım. Şüphe çekmemeliydim, özellikle kocamın şüphesini yoksa bu ikimizin de sonu olurdu.

3

Umutsuzluk, kör, sağır, dilsiz, dipsiz bir kuyu; içine hapsolduğum hayattan uzaklaşma isteği ne kadar fazlaysa, umutsuzluk da o kadar keskin yüreğime saplanıyor, öyle ki nefes alamıyorum, uyku girmiyor gözüme. Onun hayatıma girmesiyle tekrar yaşadığımı hissediyorum diğer taraftan bu yaşam nefesimi kesiyor. Daha önce de buna benzer şeyler yaşamış, gidip bir doktora görünmüştüm. Kalp hastalığı, nefes darlığı gibi hastalıklar beklerken ağır depresyon demişti doktorum. Şimdi yine aynısı oluyor, depresyona giriyorum, bu sefer sebebi aldatılma değil, aldatma!

O buraya geliyor, beni görmeye, bu sanal ilişkiyi gerçeğe dönüştürmeye. Göz rengimi güneş ışığında görmek, ellerimin sıcaklığını yüzünde hissetmek, dudaklarımın tadına bakmak için buraya, yanıma geliyor. Hayır, gelme dedim, dinlemedi; nasıl çıkarım, ne derim kocama dedim, basit, uyutacaksın onu dedi ve planını anlattı. O, kafasında kurmuştu her şeyi, bana da uygulamak düşüyordu. Yapamam, çok tehlikeli dedim, beni sevmiyor musun dedi. Onu çok seviyordum, aşksız geçen ömrümde aşka susamış bir kadındım, onu kanlı canlı görmek her şeye bedeldi ve canım pahasına da olsa onu görecektim.

Elimde uyku hapları vardı, bunları içkisine atıp uyumasını bekleyecek, uykuya daldığı anda da evden çıkıp onun kaldığı x oteline gidecektim. Sabah, çocuklar okul için hazırlanmaya başlamadan da evde olacaktım. Plan basitti, ancak tehlikeliydi de.  Çocuklar için sorun yoktu, onlar akşamları odalarından dışarı çıkmazlardı, evde olmadığımı bile anlamayacaklardır, fakat o uyumazdı, kafasına bir şeyi takarsa beni bulup eziyet etmek isteyecekti, o esnada evde olmadığımı anlarsa olacakları düşünmek bile istemiyordum. Onun çözümü yine basitti birden fazla uyku hapı vermemi tembihledi, işimi şansa bırakamazdım, dediğini yaptım.

O gece, çocuklar odalarına çekilmiş, bense mutfakta ona içki masası hazırlıyordum. Ellerim heyecandan titriyordu, nasıl titremesin? Onu görecektim, onun olmak için evden kaçacaktım; bunu düşündükçe içim titriyor, kuralların, otoritenin dışına çıkmak garip bir zevk veriyordu. Bu zamana kadar bir diktatör tarafından yönetilen, dikenli çitlerle çevrelenmiş bir hayat yaşıyordum; bu gece o diktatörü devirip sınır ötesine geçecektim ve ben hayatımda ilk kez yalnızca kendim için bir şey yapacaktım. Aklımdan bu düşünceleri geçirmeseydim, o rakı bardağına üç tane uyku hapını atamazdım sanırım.

Kendime hakim olup sofrasını hazırladım, bendeki garipliği sezmemeliydi. Başka bir isteği olup olmadığını sordum, başımın ağrıdığını gidip yatacağımı söyledim. Yarın amcasından para almaya iş yerine gidecekmiş bu yüzden keyfi yerindeymiş, gözüne gözükmememi, defolup odama gitmemi söyledi. Heyecandan titrememe engel olmaya çalışarak kendimi odama attım, şimdi sadece beklemem gerekiyordu. Heyecan ve korkudan ne düşüneceğimi bilemiyordum; sınırlarımın ötesine geçecek ve beni neyin beklediğini görecektim. Aşk dediğim şey, ete bürünecek ve ona dokunacaktım. Bu hem güzel hem de korkunçtu. Hayal kırıklığı yaşamaktan korkuyordum, bunca zaman bir monitörden gördüğüm adam, gerçek dünyada göründüğü gibi olmayabilirdi, beni beğenmeyebilirdi ki bu çok daha korkutucuydu. Kendime olan güveni yitireli yıllar oluyor, kendime tekrar güven duymayı, aslında sevilebilir bir insan olduğumu, güzel olduğumu bana hissettiren bu adamı hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum.

Aynanın karşısına geçip kendimi tekrar inceledim, yüzümde oluşan çizgiler olduğumdan daha yaşlı gösteriyordu, neyse ki saçımı yeni boyamıştım, beyazlarımı gizleyebilmiştim. Aynadaki yansımamda gözlerim vücuduma kaydı; düzensiz beslenmenin ödülü, ince bir beden. Biraz makyaj yapsam eskisi gibi çekici bir kadın olabilirdim ama kadınlar için en güzel makyajın mutluluk olduğunu bildiğimden ağır makyaj altında bile kendimi çekici hissetmeyecektim. Belki bundan sonra mutlu bir kadın olabilirdim ya da gecenin sonunda odama dönüp intiharı tekrar denerdim.

Karamsarlık, umutsuzlukla beraber kol kola girmiş, üzerime doğru gelirken vazgeçmeyi düşündüm, kendimi ateşe atacaktım, ya alev alev yanıp küle dönüşecek, küllerimden doğacaktım, ya da alev almadan sönecek bir daha yanmayacaktım. Bu riske giremezdim; hayır, yapamazdım. Yaşayacağım hayal kırıklığının sonunda bir daha kimseyi sevemeyebilirdim. Vazgeçtiğimi, korkaklık ettiğimi ona söylemek için bilgisayarı açmaya yeltenmiştim ki içeriden bir gürültü geldi.

Mutfaktan geliyordu ses; düşmüş olabilir miydi? Yavaşça odamdan çıktım, çocuklar odalarındaydı, sesi duymadılar. Mutfağa doğru ilerlerken kalbim yerinden çıkacaktı, mutfak masası üzerinde uyuya kalmıştı, kafasını masaya çarpmasıyla bardaklardan çıkmıştı o ses; plan işe yaramıştı. O heyecanla verdiğim kararı unutup odama koştum, aşk ağır basmıştı, onun uykuya dalması güven vermişti, böylece çantamı alıp kendimi dışarı attım.

Soğuk Ankara ayazı yüzümü, kulaklarımı kesiyordu ama umurumda değildi, ayaklarım koşarcasına bir taksi durağına yöneldi. Kalbim ayaklarımda, taksinin tekerleğinde atıyordu, daha hızlı gidemez miydi bu araba? Ne yaşayacaksam bir an önce görmek istiyordum. Hissediyordum, hayatımda yaşayacağım büyük değişimi ve bu da onun ayak sesleriydi. İyi ya da kötü, bu geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Nihayet taksi x otelinin önüne geldi, acil durumlar için sakladığım son paramı da taksiciye verdim. Heyecandan bayılmamak için kendimi zorladım, derin bir nefes alıp soğuk havayı ciğerlerime çekip içeri girdim, danışmadan kaldığı odayı öğrenip kaderime doğru yürüdüm. 201 numaralı odanın önündeydim, kapıyı çalıp içeri girecektim ya da kapıyı açar açmaz koşarak terk edecektim oteli; hayır, bunu yapamazdım, artık çok geçti, bu kadar riske girip buraya kadar geldikten sonra dönemezdim.

Kapı kendiliğinden açıldı ve o, karşımda; beklediğimden çok daha yakışıklı, kamera da gördüğümden çok daha çekici. Boyu 1.85 olmalı, esmer teninin üzerine giydiği beyaz gömlek ve siyah kumaş pantolon ile otelin müdürü, hayır, bir holdingin müdürüne benziyor. Kapının eşiğinde durmuş, çakır gözleriyle ve gülümseyen kalın dudaklarıyla beni inceliyor. Kendimi düşünüyorum şimdi, giydiğim uzun siyah tunik ve siyah çizmelerimle çekici olmanın ötesinde vücudumu örtüp gelmişim gibi bir havam var, çok utanıyorum, korkularım kendime dönüyor; ya beni beğenmezse?

Ben ayaküstü kafamdaki kuruntularla boğuşurken, bana doğru yaklaşıp kollarını belime doladı, dudağımdan küçük bir buse alıp içeri çekti ve o sihirli sözleri fısıldadı kulağıma: “Hoş geldin sevgilim, hoş geldin yüreğime.”

4

İkinci sınıf bu otel odasında onunla baş başayım, her gece kurduğum bu hayal gerçekleşti. Onun kollarındayım aşkın beden bulmuş halinde, nefesi yüzümde. Neden burada olduğumuzu biliyorum, o da biliyor. Tek bir söze bile gerek yok, neden boşa vakit geçirmeli, beni alıp yatağa götürüyor. Şifonyerin üzerinde yanan lambalar açık, onları kapatmasını istiyorum; hayır diyor, her noktamı ezberlemek istediğini söylüyor, utanıyorum. Çizmelerim çıkıyor, bluzum, ardından taytım. Dudakları üzerimde, ellerini takip edemiyorum, bacaklarımda, göğüslerimde, kalçalarımda, şimdiden, aşk, o kadar uzun zaman oldu ki, tenimin içinde capcanlıyım, tekrar, kollarım onu sarıyor. Gömleğini ve pantolonunu çıkarıyor. Vücuduna utanarak ama tutkuyla bakıyorum. Vücudu çok diri, çok güçlü, orta yaşlı bir erkeğin vücuduna benzemiyor.  Dudaklarını boynuma yapıştırıyor, elleri kalçalarımda, sonra düşüş ve her yeri yumuşakça kaplayan su, ardı arkası kesilmeyen.

Sabahın ilk ışıkları, yanımda huzurla uyuyan adamı izliyorum; görülebilecek her şeyini görmek istiyorum, ona dair, onu içime almak, ezberlemek onu, içimde saklamak, böylece o imgeyle idare etmek, sonraları; vücudunun hatları, tenin dokusu, uzun alaycı ve sır vermez yüzü. Dudaklarımı dudaklarına yapıştırıyorum, uyandırmak istercesine. Gözlerini aralayıp bana bakıyor, artık utanmıyorum, utanacak her parçamı bu odanın duvarları içine gömdüm. Tutkuyla tekrar belki son kez sevişiyoruz. Tatlı bir yorgunlukla yatakta uzanırken gözüm şifonyerin üzerinde duran kol saatine takılıyor. Olamaz! Saat 9’u çoktan geçmiş bile. Yataktan ok gibi fırlayıp eve dönmem gerektiğini söylüyorum, taksiye verecek param olmadığını da. Utanıp, sıkılacak vaktim yok, verdiği parayı alıp ona sarılarak odadan koşarcasına çıkıyorum.

Otelin önünde bekleyen taksilerden birine kendimi atıyorum; kafamda felaket senaryoları oluşmaya başladı bile. İnsan stres altındayken hep en kötüsünü düşünür, bende sonum olacak en kötü senaryoya kafamda canlandırıyorum; uyku ilacının etkisi çoktan geçti, çocuklarda evde olmadığımı çoktan anladılar. Babalarına gidip haber verdiler, o da beni elinde bıçakla bekliyor, öldürmek için.

Sigara kokan bu külüstür taksinin içinde, belki de son dakikalarımı yaşıyorum. Geçmişi düşünüyorum, yaptığım en büyük pişmanlığı; o adamla evlenerek hayatımı nasıl bir çöpe dönüştürdüğümü. Şimdi de beni buruşturup atacak. Taksiyi evin önünde durdurdum, ona evden çıkmak için en iyi gerekçeyi de söylesem hiçbir şey değişmeyecek, bana zarar vermek için çok iyi bir bahanesi oldu.

Kapıdan içeri girmeden son kez bahçedeki, adını bilmediğim büyük ağaca baktım, dallarında kalan son sarı yapraklar da kendini aşağı bıraktı, veda edercesine. Kendimi olabilecek her şeye hazırlayarak içeri girdim. Mutfaktan Zeynep’in sesi geliyordu, babasıyla konuşuyordu ama bu hiçte karşılıklı bir sohbete benzemiyordu. Mutfağa koştum;

“ Anne, neredesin? Babam uyanmıyor, akşam burada uyuya kalmış, yatağına gitmesi için uyandırmaya çalışıyorum, uyanmıyor.”

“Kardeşin gitti mi okula?”

“Evet, geç kaldı yine. Babamı ben uyandırırım dedim, ona okula gitmesini söyledim.”

Buz kesen ellerimi nabzına götürdüm; nabzı ya atmıyordu ya da çok yavaş atıyordu. Zeynep’i oradan uzaklaştırmalıydım.

“Sen haydi okuluna git. Baban iyi, alkolü kaçırmış yine, onu odaya götürürüm ben. Sen oyalanma, yeterince gecikmişsin zaten”, deyip Zeynep’i evden yolladım.

Ölmemişti; vücudu hala sıcaktı, ama onu orada öldürmek geçti içimden. Masanın başında durmuş, hayatı bana zindana çeviren adama bakıyordum; tiksintiyle karışık öldürme arzusu kanser gibi tüm vücuduma yayılıyordu. Eve girmeden önce öldürülmekten korkuyordum, şimdi ise öldürme arzusuyla doluydum. Onu öldürünce elime ne geçecek; çok şey. Dünyayı bir pislikten kurtarmış olacağım, sevgilimle arama giren kimse kalmayacak, gerçi çocuklar babasız kalacak ama bu çok da önemli değil; her şeye alıştıkları gibi babasızlığa da alışırlar. Polis beni bulana kadar çoktan ülke dışına çıkmış olurum. Ya o benimle gelmek istemezse, kocamı zehirleme fikrini bana o vermişti; hayır, bu bir seçenek olamaz, benimle gelmek, bana yardımcı olmak zorunda.

Salonda duran büyük, kalın cam vazoyu aldım, masanın üzerinde yatan, ağzından köpükler çıkaran adamın kafasına sertçe vurdum; cam vazo un ufak oldu. Yüzü cam kesikleriyle parçalanan, kafasından koyu kırmızı kan sızan adamın mutfağımı kan gölüne çevirmesini izledim.

Hayır, bunu uydurdum, böyle olmadı, daha doğrusu böyle olmasını istedim ama yapamadım; bu sefer değil.

Bir ambulans çağırdım, sedyeyle taşınırken onunla beraber hastaneye gittim. Midesi yıkandı, alkol zehirlenmesi teşhisi konuldu; müşahede altında tutuluyor. Bilinci henüz yerinde değil, bense hastanenin bekleme salonunda pişmanlık, suçluluk girdabıyla boğuluyorum. Onu öldürmeyi düşledim, onun ortadan kalkmasını istedim ve bundan büyük zevk duydum. Sonuçlarını düşünmeden, sadece yok olmasını istiyorum ama bu sefer değil, şimdi olmaz. Bir dahaki sefere onu öldüreceğim.

5

Aradan iki hafta geçmesine rağmen bana iki günmüş gibi geldi. Hastaneden taburcu oldu, bir haftadır evde. Doktorlar alkol ve sigara yasağı getirdi; ciğerlerinin bitik olduğunu, sigara içmeye devam ettikçe kendini öldürdüğünü uzun uzun anlattılar. Her şeye tamam dedi, ayda bir hastaneye kontrole geleceğine de tamam dedi; şuan evde, günlük içtiği bir paket sigarayı iki pakete, alkol alımını da iki katına çıkardı. Doktorlara kızmış, onlara inat olsun diye yapıyormuş, ‘bana bir şey olmaz, Azrail’e nasıl çelme taktım, yine yaparım, doktorlar boş konuşuyor, sapa sağlamım ben’ havalarında, kendini kandırıyor. Benim de işime geliyor bu durum, kendine ne kadar zarar verirse kalan ömrümde o kadar az var olacak, ayrıca kendi kendini öldürdüğünden bana da gerek kalmayacak.

O ise hala burada, bu şehre yerleşmeyi düşünüyor. Şimdilik bir odası ve bir salonu olan küçük bir daire tuttu. Ben aşk yuvamız diyorum o ise düzüşme evi. Arada kaba sözler kullansa da rahatsız olmuyorum, alıştım sanırım. Onunla buluşmak için evdekilere iş bulduğum yalanını söyledim; ev temizliğine gidiyorum. Ondan aldığım parayı da gidip mutfak masasına, herkesin görebileceği yere bırakıyorum, inandırıcılığımı sağlama almak için. O paralar elbette alkole ve sigaraya gidiyor ama umursamıyorum, hak ederek kazandığım bir para değil neticede. İşi nereden bulduğumu soruyor, internetten iş ilanlarından bulduğumu söylüyorum, inanıyor. Neden inanmasın, yeter ki para gelsin.

Ev temizliğine gidiyor olmam nedense erkeklik gururuna dokunmuyor ama büyük bir şirkette sekreterlik yapmak istesem erkeklik gururuna zarar veriyormuş. Anlamsız insanın anlamsız düşünceleri; kafa yormuyorum. Kafamı yoracağım başka şeyler var, onunla buluşmalarımızda birbirimizi de yakından tanımaya başladık. Birbirimizi tanıdıkça bana dürüst olmadığını hissetmeye başladım. Sanal ortamda maske takmak, palavralar atmak kolay, gerçek hayatta yüz yüzeyken bunu yapmak zor. Yalan söylerken gözlerini kaçırmasından, aldığı nefesten, göz bebeklerinin büyümesinden anlayabiliyorum. Kendisiyle ilgili anlattığı şeyleri çoğu yalan, beni elde etmek için söylemek zorunda kaldı, farkındayım ama şuan onunum, neden hala gerçekleri anlatmıyor, anlamıyorum. Onunla ilgili soru sormamdan rahatsız bunun da farındayım, onun sorularında ise sadece ben varım. Benim soru sormama izin yok ama onun her sorduğu soruya cevap var.

Bir gün seviştikten sonra yatakta uzanırken, “çok şaşırtıcı ve inanılmaz birisin” demişti, yavaş yavaş kemirdiği kulağıma doğru.

“Nereden anladın?”

“Kocanı öldürecektin neredeyse ve bunu sadece benim için yapacaktın. Beni bu kadar çok mu seviyorsun?”

“Bana dürüst olmadığını fark etmeme rağmen evet, seni çok seviyorum.” O da kabul ediyor bazı şeyleri saklamak zorunda olduğunu, zamanı gelince öğrenecekmişim.

Ceketine uzandı, cebinden çıkardığı parayı uzatırken; “Al, bugünkü yevmiyen” dedi.

“Ben fahişe miyim!”

“Hayır bebeğim, şaka yaptım sadece, kızma.”

“Sende biliyorsun, evden başka türlü çıkamıyorum, işe gidiyorum bahanesiyle yanına bu düzüşme evine geliyorum! Parayı götürmezsem çalıştığıma nasıl ikna ederim?”

Çok öfkelenmiştim; yaşadığımız aşka bu kadar ucuz bakması, fedakarlığımı bu kadar basit ve adi görüyor olması beni çok sinirlendirmişti. Şaka yaptım diyerek geçiştirmesi gözümden düşmesine engel olamıyordu. Evet, ona aşıktım ama aptal değildim. Aptal aşık olacak yaşı çoktan geçmiştim.

Yataktan hızla kalkıp üstümü giyindim, uzattığı parayı geri çevirip, bir süre görüşmeyelim deyip çıktım evden. Arkamdan gelip beni durdurmasını, ayaklarıma kapanıp özür dilemesini bekledim. Bir süre belki arkamdan gelir diye yavaş yürüdüm ama gelmedi. Eve gittim, evini temizlediğim kadınla kavga edip ayrıldığımı söyledim. Onun sövmelerine, hakaretlerine kulaklarımı kapatıp duşa girdim.

Kendimi sıcak suyun altında boğmak istedim. Kendimi bok çukuruna düşmüş bir grup domuzun ayakları altında ezilen sıçan gibi hissediyordum. Her bir kemik parçası etimi parçalayıp dışarı fırlıyordu. Şikayet etmeye hakkım yoktu, ben seçmiştim bunu, ben yapmıştım. Aslında düşününce sanki olaylar beni mi seçmişti? Bir fırtına çıkmıştı, ben de o fırtınayla sürüklenmiş, bulduğum ilk dal parçasına tutunmuştum. Açtım, susuzdum, ilk gördüğüm nehre kendimi atmış, ilk bulduğum meyve ile açlığımı gidermiştim. Zehirlenir miyim, bu beni öldürür mü diye düşünmeden.

Banyodan çıkıp hücreme döndüm, bilgisayarı açmaya hazırlanırken birinin cama vurduğunu duydum. Bana mı öyle geldi yoksa cama bir şey mi çarptı diye düşünürken ikinci tıklama sesi geldi. Dışarıda biri vardı, gidip cama baktım; o gelmişti.

Ellerini siyah pardösüsünün içine sokmuş, beni dışarı çağırıyordu. Yüzünde alaycı, aynı zamanda sinirli bir ifade vardı. Giriş katında oturduğumuz için, camlara da demir taktırmadığımızdan dışarı girip çıkmak zor olmuyordu. Neden burada olduğunu anlamak ve biran önce onu buradan göndermek için pencereden bir adım, sonra karşısındayım. Yüzündeki alaycı ifade daha da belirginleşti, elini enseme koyup, parmaklarını boynuma batırarak yüzüne yaklaştırdı, nefesini kulağıma vererek;

“Sen benim fahişemsin ve öyle kalacaksın. Ben bitti demeden bitmez. Bunu o güzel kafana kazı ve bir daha ben söylemeden yanımdan çıkıp gitme. Elimdeki fotoğrafları kocana göstermek zorunda bırakma beni. Bu sana ilk ve son uyarım.”

Elleri boynumu daha fazla sıkmaya başlamıştı. Elinden kurtulmaya çalıştım, canımı yakıyordu. Diğer eliyle belimi yakalayıp dudaklarını dudaklarıma sertçe bastırdı, onu iterken dudağımı ısırdı, ardından bıraktı beni. Gülerek uzaklaştı yanımdan. Ben, ağzımda kanlar akarken olduğum yere çöküp ağlamaya başladım. Nasıl bir şeye bulaşmıştım, neden bütün sıkıntılar beni buluyordu? Yaşadığım şok, hıçkırıklarımı bastırmama engel oluyordu. Bedenimi pencerenin altından kaldırıp içeri taşıdım. Bir taraftan ağlıyor, diğer taraftan yaşadığım şoku atlatmaya çalışıyordum. Hayal kırıklığı, öfke, çaresizlik, korku, hepsi dalga dalga üzerimden boşalıyordu. Ağlama krizi iki saat sürdü. İki saatin ardından kendimi öldürmeyi düşündüm. Artık kaldıramıyordum, umutsuzluğun dibini görmüştüm, gelecek karanlıktı.

Ona kalbimi, bedenimi vermiştim. Şu kısa sürede beni dünyanın en mutlu insanı yapmış, yaşadığımı, var olduğumu hissettirmişti bana. Beni ayakta tutan, yaşantımı anlamlı kılan tek şey aşkımdı, ona duyduğum aşktı ama hayat yine bana o bildik oyununu oynadı. Aşk dediğim şey meğer bir kandırmacaymış, kendimi kandırmış, manyağın birinin oyuncağı olmuşum.

Onda bir şeylerin yanlış olduğunu hep sezdim ama ne olduğun bilemedim. Belki de görmek istemediklerim hep karşımdaydı, gözlerimi kapattım, kulaklarımı tıkadım. Kocanı zehirle derken şüphelenmeliydim, içinde belki bir katil ya da sapık vardı, nereden bilebilirdim. Ben, somut verileri görmek yerine, gözlerimi kapatıp ona duyduğum aşkı yaşamak istedim. Kendi kurduğum hayal dünyasında; rüya bitti, prens canavara dönüştü. Şimdi, yaşamanın ne anlamı vardı. Ölmüş biriyle dalga geçemezsin, ona şantaj yapamazsın veya ona fahişe diyemezsin. Sen bunları yaparak beni çoktan öldürdün, benim yapmam gereken ise ruhu ölen, bedeni yaşayan bu varlığı toprağa gömmek olacak. Kararımı vermiştim, bu gece bu işi bitirecektim. Ölmenin provasını daha önce yaptığım için şimdi çok da zor gelmiyordu.

Ağlamaktan şişen gözlerimi soğuk suyla yıkadım, yaralanan dudağıma dokundum, bunları hak etmiş miydim? Hayır, bu kadarını hak etmemiştim. Aynada kendimi incelerken, ilkokulda sevmediğim derslerden nasıl kaçtığım geldi aklıma. Okula gitmemek için anneme hep karnım ağrıyor derdim, annem de o gün okula yollamazdı beni. Orta öğretimde de çok başarılı bir öğrenci değildim, lise hayatım da farklı olmadı. Gördüğüm her zorluğun karşısında kaçmayı seçtim. Kaçamadığım yerde de kaderim böyleymiş deyip, kabullendim.

Şimdi yine kaçıyordum, intihar aslında kaçmaktı. Kendimi hayattan kopararak kolay olanı seçiyordum. Ölmek, hayattaki en kolay kaçış yoluydu.

Tüm hayatı kaçak göçek yaşamaktan sıkılmamış mıydım? İntihar etmeye hazırlanan aynadaki zavallı görüntüme baktım, evet çok sıkılmıştım.

Devamı Gelecek…

Aldatma” üzerine bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.