GenelSürükleyici Uzun Öyküler

Aşkın Umudu

aşkın umudu

Umut, dershane öğrencisi, Kick Boks şampiyonu bir genç kız. Babası öldükten sonra annesiyle yalnız yaşamaya başlar. Evin erkeği olmuş ve kendini erkek gibi yetiştirmiş. Pembeden nefret eder, en sevdiği kıyafet kamuflaj pantolonu. Kız arkadaşlarıyla anlaşamaz, çünkü ondan korkuyorlar, erkeklerle de arası yok yine aynı sebepten. Ama iki tane dostu var; Yiğit ve Günalp. Biri çapkın, diğeri ağır abi. Acaba aşk onlara da uğrayacak mı? 

“Umut, hadi kalk kızım, geç kalacaksın yine.”

Annemin odamın içinde dolaşmasının sesini duyuyordum; sağa sola attığım çamaşırlarımı topluyor, bir taraftan nasıl bir şey yapsam da şunu yataktan kaldırsam diye düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Uyanır uyanmaz ayağa dikilmekten nefret eden ben, annem ne yaparsa yapsın yarım saatten önce yataktan çıkamayacağımı çok iyi biliyordum. Ancak, odamdaki tek düzenli yer olan camlı vitrinimdeki kupalardan birinin yere düşmesi beni yatağımdan fırlatabilirdi. Annem de bildiği o kozu oynadı; kupalardan birinin tangırdama sesiyle:

“Tamaaaaam, kalktım tamam, lütfen elleme onlara, gerçekten yere düşüreceksin bir gün!”.

Annemin suratındaki o hınzır gülüşü görmemiş gibi yapıp, kendimi banyoya attım.

Bu arada ben Umut, babam koymuş bu adı. Annem önceleri erkek çocuk istiyormuş, babam ise kız. Yıllarca beklemişler ama çocukları olmayınca ikisi de ne kız, ne de erkek olsun demişler; yeter ki dünyaya bir bebekleri gelsin, sağlıklı olsun, cinsiyet hiç önemli değil demeye başlamışlar. Sabırla, umutla hep beklemişler ve bir gün Umut’ları gerçek olmuş. Babam, ben 5 yaşındayken kalp krizinden öldü. Bana uzun süre söylemediler, iş için uzakta dediler. Ben babamı özlediğimi söyleyip ağlamaya başlayınca, annem daha fazla kandırmak istememiş beni. Gerçeği öğrenip bununla yüzleşmem gerektiğini, ancak böyle güçlü olabileceğimi anlattı bana. Ondan sonra da bir daha ağlamadım.

Yalnız kalmıştık annemle, güçlü olmam gerekiyordu. Bende güçlenmek için elimden geleni yaptım. Hem fiziksel hem de ruhsal anlamda. Annemle kurduğumuz dünya çok güzeldi, çok mutluyduk. Ama dışarıdaki dünya ise çok kötüydü. Kendimizi korumamız gerekiyordu. Bende savunma sanatlarına gittim. Yani dövüşmeyi öğrendim. Kick Boks ile tanıştıktan sonra hocam bendeki yeteneği gördü, beni müsabakalara soktu. Tek bir yenilgi bile almadan dünya şampiyonu oldum. İlköğretim ve lise hayatım sporla geçti. Derslerim zayıf bile olsa öğretmenler spordaki başarım sayesinde beni geçiriyorlardı. Başarılarımın yanında sosyal hayatım ise çok kötüydü. Hem cinslerimle anlaşamıyordum, benden korkuyorlardı. Erkeklerde korkuyordu, ama iki tane dostum vardı; Yiğit ve Günalp. Lise arkadaşlarımdı, benden korkmuyorlardı, hatta beni kız gibi bile görmüyorlardı belki bu yüzden iyi anlaşıyorduk onlarla. İkisi de yakışıklıydı, kızlar sürekli etraflarında onlara çıkma teklif ediyordu. Yiğit, çıkma tekliflerini geri çeviriyor ancak Günalp okulun yarısıyla çıkmış, diğer yarısı ile de flört etmişti. Şimdi ise üç kafadar aynı dershaneye yazılmış, üniversite sınavını zorluyorduk.

Dershaneye yaklaştığımda kapının önünde geç kalan iki kişinin daha beni beklediğini gördüm, Günalp;

“Hey bro, ders başladı, gözlüklü bizi arıyor. Acele edelim, ikinci araya yetişelim.”

“Neden beklediniz beni? Derse girseydiniz ya” deyip Yiğit’e döndüm. Uzun siyah saçlarının ensesinde toplamış, bir çift mavi göz ile beni her sabah süzen surat bugün bana farklı bakıyordu. Sanki bir suç işlemişim de, o suç yüzümden okunuyormuş gibi. Ne olduğunu soracak vaktim yoktu. Derse geç kalmıştık. İkisinin de koluna girip onları giriş kapısından içeriye doğru sürükledim. İlk ders bitmişti, şimdi ikinciye giriyorlardı, bizde acele edip sınıftaki yerimizi aldık.

Sınıf 15 kişilik tekli sıralardan oluşuyordu. Üçlü sıralar halinde oturuyorduk. Dersi kaynattığımız için ayırmıştı bizi hocalar. İkisi arkamdaydı, ben ise iki tane plastiğin yanında oturuyordum. Sınıf bu plastiklerle doluydu aslında. Ellerinden cep telefonu düşmeyen, her ders arası makyaj tazeleyen, dershaneye mi düğüne mi gittiği belli olmayan, erkek avcılarıydı bu plastikler. Uzun akrilik tırnaklarını havaya kaldırıp, dolgulu dudaklarını büze büze soru sorduklarında çıkan ses kulağımı tırmalıyordu her seferinde. Sordukları sorularda bir gorilin zekasına denk düşebilecek türden sorular oluyordu. Biz ise farklıydık; ben sporcu kalmak istemiyordum, tıp okumak ya da avukatlık gibi mesleklere yönelmek istiyordum. Yiğit ve Günalp zengindi, onlar istediği her özel okula gidebilecek durumları vardı, neden benimle beraber bu saçma dershanede sürünüyorlardı anlamıyordum. Ancak eğlendiğimiz gerçekti.

Coğrafya dersinin ortasında, canı sıkılan Günalp saçımı çekiştirip, elindeki notu yanımdaki plastiğe vermemi söyledi. Notu alıp okudum, ‘bugün çilekli yoğurt ve böğürtlen ezmesi gibi kokuyorsun’ yazıyordu. Arkamı hışımla dönüp; “İğrençsin, beni meyveli yoğurttan soğuttun, böğürtlen ezmesi ne lan, al kendin ver notunu,” deyip önüme döndüm. Notunu vermediğim için Günalp ders boyunca beni dürtükledi, saçımı çekti, rahatsız etmek için elinden geleni yaptı. Ders bittiğinde onu dövmemek için Yiğit aramıza girmek zorunda kaldı.

Ders arasında bahçeye inmiş, orada birbirimizle atışıyorduk. Geniş çimenlik bir alan üzerine kurulmuş, kamelyalarla süslenmiş hoş bir bahçeydi burası. Öğrenciler güzel havalarda kendilerini çimenlerin üzerine atar, sohbet eder, kahve içer, birbirlerine kur yaparlardı. Plastikler topuklularla girmeye cesaret edemezdi bahçeye, topukları yumuşak çimene batar, düşme tehlikesi geçirirlerdi. Çimenler bizimdi. Birbirimizle şakalaşır, bazen çocuk gibi boğuşurduk. Özgürdük, rahattık, bize kim bakıyor, ne diyor derdimiz yoktu. Kendi halimizdeydik, kimseye bulaşmıyorduk, kimse de bize bulaşmaya cesaret edemiyordu. Zaten benim ünüm benden önce gelmişti dershaneye. Bu sayede fiyatta fazlaca pazarlık yapabilmiştim.

Günalp’e kafa göz dalmama ramak kala, diğer sınıflardan bir çocuk yanımıza geldi. Bana bir notu olduğunu, yalnız konuşmak istediğini söyledi. Günalp’in yakasını yavaşça bıraktım. Şaşırmıştım, çünkü kimse benimle konuşmaya cesaret edemiyor, hele bir kuryeyle not gönderebileceğini sanmıyordum. Kesin bir kavga var beni ona çağırıyorlar dedim. Kısa boylu, gözlüklü, çelimsiz çocuğu kenara çektim. Elime bir not tutuşturdu. Kimden geldiğini söylemeyeceğini çünkü bu notu da başka birinden aldığını söyledi. Sonra da arkasına bakmadan koşarak uzaklaştı.

Notu açtığımda, düzgün bir el yazısı ile ‘uzun zamandır izliyorum seni, bence dünyada ki en nadide çiçeksin, karşına çıkacağım an aşık olacağız birbirimize…’ Ağzım bir karış açık kalmıştı. Günalp ve Yiğit yanıma gelmişler, kafalarını nota uzatmışlardı. Yiğit notu elimden çekip aldı, Günalp ise gülmekten kendini yerlere atmıştı bile; “En nadide çiçek mi hohohahaha, kim bu ezik?”

Yiğit ise sabah gördüğüm aynı kızgınlıkla suratıma bakıyordu. Nihayet konuşmaya başladı; “Bana biri, bir not bıraktı dün, arabamın üzerine, sileceğin kenarına sıkıştırılmış bir not. İçinde de Umut’un etrafında dolaşmaktan vazgeçin! Yazıyordu. Ne oluyor Umut, neler çeviriyorsun?”

Yiğit’i hiç bu kadar öfkeli görmemiştim. O her zaman aramızdaki en ağırbaşlı, en sakin olandı. Günalp ile çocuk gibi eğlenirken o ağır abi gibi peşimizden gelir, bizim dağıttıklarımızı toplardı. Şimdi ise karşıma geçip benden hesap sormasını anlayamıyordum. Kaşlarımı çatıp cevap verdim;

“Ne iş çevirebilirim Yiğit?! Bu kaslı kollarım, bacaklarımla, sert bakmaktan çatılmış kaşlarımla hangi erkek beni ne yapsın Yiğit Efendi! Hem ayrıca bundan sana ne ki?” sözcükler ağzımdan döküldüğünde kabul etmek istemediğim, dile getirmekten hep kaçtığım korkularım da gerçeğe dönüştü. Bu halimle hangi erkek bana bakardı ki? Erkekler pembe seven, boyalı tırnaklı, makyajlı süs bebeklerinden hoşlanıyordu. Ben ise pembeden nefret ederdim, hayatımda hiç makyaj yapmamıştım, üstelik şuan kamuflaj pantolon üstüne giydiğim salaş beyaz tişört, kafamda kamuflaj şapkanın altına tıkıştırdığım kumral saçlarımla zaten bir erkekten farksızdım. Tek güzel bulduğum yer gözlerimdi. Babamın gözlerini almıştım. Çirkin bile olsalar onlar benim için hep güzeldi ve güzel kalacaktı, çünkü babamın bakışları vardı bende.

Yiğit ağzını bir şey söyleyecekmiş gibi açtı ama nedense vazgeçip sustu. Günalp de gülmeyi kesmiş bize dik dik bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Yiğit ile kavga etmezdik, onunla kavga edilmezdi çünkü. Suskunluğu ile döverdi adamı, konuşturmaya kalkınca da öyle bir laf ederdi ki yumruk yemekten farksız olurdu insan.

Son derse girdiğimizde üçümüzün de ağzını bıçak açmıyordu. Notu kimin yazdığını mı bulayım yoksa Yiğit’e neler olduğunu mu düşüneyim bilemiyordum. Onda ki bu değişimi anlayamıyordum. Eski yiğit gitmiş yerine agresif bir adam gelmişti. Hem neden onun arabasına öyle bir not bıraksınlar, kim yapardı bunu? Ve neden Yiğit bana bu kadar kızdı. Kafamdan bunlar geçerken bir den yıldırım düştü kafama. Bir fikir öyle ani parladı ve söndü ki, onu yakalayıp üzerinde düşünmekte zorlandım. Yiğit beni arkadaştan öte görüyor olabilir miydi? Kendi kendime, saçmalama öyle şey olur mu derken bile, bu fikir nedense suratımın kızarmasına neden olmuştu. Ya doğruysa, onun hiçbir kızla ilgilendiğini görmedim, hatta erkeklerden mi hoşlanıyor diye de düşündüm ama erkeklerle de ilgilenmiyor ki. Ne zaman ihtiyacım olsa elimi ilk tutan Yiğit oluyor. Ağlayacak omuz aradığımda, eğlenmek için bir yere gitmek istediğimde hep Yiğit yanımdaydı. Hayır olamaz, evet olabilir, hayır olamaz, evet olabilir.

Bunların beynimin içinde geçen düşünceler olduğunu sanıyorken, birden hocanın dersi yarıda kesmesiyle, sınıftakilerin meraklı bakışlarına maruz kalmam bir oldu. Aslında bunlar kafamın içinden geçen sessiz düşünceler değil tam tersine bağıra bağıra konuşuyor, üstüne el kol hareketleri yapıyormuşum.

Ders bittiğinde utancımdan yerin dibine girmiş, kendime tünel kaza kaza evin yolunu tutmaya çalışıyordum. Yiğit benden hoşlanıyor olabilir miydi? İyi de bu fikir niye beni bu kadar ilgilendiriyordu. Yoksa…. Koluma dokunmasıyla irkildim, her zaman kol kola yürüdüğümüz cadde de şimdi utana sıkıla bir an önce eve gitmeyi istiyordum.

Yürümeye devam ederken beni aniden durdurdu, omuzlarımdan tutup kendine doğru çekti, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kızarmam iki katına çıkmış, panik olmuştum, ne yapacaktı öpecek miydi beni, öpüşecek miydik, aman Allah’ım ilk öpücüğüm geliyor muydu yoksa? Göz bebeğimin derinliklerine bakarak konuştu sanki; “Üzgünüm ufaklık, çok üstüne geldim. Ama o kimin gönderdiği belli olmayan notlar beni endişelendirdi. Senin zarar görmeni istemiyorum. Ayrıca hesap sormak haddim değil farkındayım, yalnızca endişelendim o kadar.” Bunları söyledikten sonra beni bıraktı, ama ben içimden; ‘hayır, hayır hesap sorabilirsin tabi ki’ demek geçiyordu ancak söylemedim. Günalp önden gidiyordu da Allah’tan görmedi bu manzarayı.

Caddenin köşesine gelmiştik, bugün planımız yoktu, herkes evlerine dağılacaktı. Selamlaşıp ayrıldık, ancak onların yanındayken eve gitmeye can atıyordum şimdi ise eve girmeyi hiç istemiyordum. Kafam karışmıştı. Bir şeyler olmuştu içimde. Bunu çözmek için yürümeye ihtiyacım vardı.

Sokaklar boyu yürüdüm, ağaçlı, bol dükkanlı sokaklardan geçerken, bir dükkanın camından yansıyan görüntüme baktım. Yüzüm minyon olmasa tam bir erkek görünümündeydim. Şapkamı çıkardım, saçlarımı açtım. Aslında çirkin sayılmazdım sadece kadınsı değildim. Olmak da istememiştim. Ama şimdi durum farklıydı. Kadınsı görünmek istiyordum…beğenilmek… sevilmek… Yiğit’in benden hoşlanma ihtimali, kalbimin ritmini değiştirmişti. Belki de uzun süredir ben ondan hoşlanıyordum ancak bundan kaçıyordum, bilmiyorum.  

Önünde durduğum dükkan hazır giyim dükkanıymış, içeri girdim tabi. Tezgahtar kız yanıma geldi, bu zavallının mutlaka bana ihtiyacı var diye düşündü herhalde. Yanılıyor sayılmazdı, ilk defa kendime etek ya da elbise alacaktım. Yardıma ihtiyacım vardı. Derdimi kısaca anlattım, kadınsı görünmek istediğimi söyledim. O da gitti, kısacık, siyah, dar bir elbise getirdi. Ben bunu giyemem, dedim. Kadınsı olmak istiyorum, fahişe gibi görünmek değil, dedim ama sanırım alındı; çünkü üzerinde aynı elbiseden vardı. Suratını ekşitip yanımdan ayrıldı. Kendi başıma askıları karıştırırken kendi bedenime uygun mini çiçekli bir elbise buldum. Kabine girip denedim, aynadaki görüntüye inanamadım, bu ben miydim? Tezgahtar nasıl oldu, diye sorunca oldu oldu harika oldu, dedim heyecanla. Kabinden dışarı çıkamıyordum çünkü bacaklarım kıl içindeydi. En son ne zaman bacaklarımı almıştım hatırlamıyorum. Sürekli pantolon giymekten hiç ihtiyaç duymamıştım, beni de rahatsız etmiyordu bacaklarımın görüntüsü. Ama şimdi bir ağdacı bulmam gerekecekti.

Elbiseyi satın alıp, yakınlarda güzellik merkezi olup olmadığını sordum, hangisini soruyorsun, dedi bana tezgahtar kız. Aynı sokakta 5 tane varmış. En iyisi hangisiyse onu söyle dedim, sanırım bana sinir olduğundan beni en varoş güzellik merkezine gönderdi.

İçerisi 80’lerden kalma eski püskü mobilyalarla döşenmiş, tuhaf bir ağdacıydı. Gerçi hiç güzellik merkezine gitmemiştim ama izlediğim filmlerden dizilerden gördüğüm kadarıyla bu kadar da kötü olamazdı o merkezler. Artık olan oldu deyip, kıllarımla vedalaştım. Sedyeye uzanıp bacaklarımı açtım, kadının suratında bir tepki bekledim ama o alışkın el hareketleriyle ağdayı hazırlamaya koyulmuştu bile. Ağdadan korkmuyordum, bildiğim kadarıyla her ay kadınlar bu işlemi yaptırıyordu, hem zaten ne kadar kötü olabilirdi ki? Kendime güvenim tam sedyede uzanırken ellerimi ensemde birleştirdim, bacağımı sıcak bir şey kapladı. Sonra CAAARRTTT! Allah’ım bu nasıl bir acı? Kadınlar neden bunu kendilerine yapıyorlar? Bu işkenceye katlanmak niye? Her ağdayı yapıştırıp çektiğinde, müsabakalarda yediğim en sağlam aparkattan bile fazla acı veriyordu bu bana. Kadın gülüp duruyordu halime. Hiç ağda yaptırmadım dediğimde de, ağzında çikletiyle; “şaşırmadım şekerim, istersen üst tarafa da bir bakalım” dedi. Ne, ne üst tarafı? Üst derken, demeye kalmadan iç çamaşırım çıkmıştı bile. Bundan sonrasını anlatabileceğimi sanmıyorum. Sadece acı, çok fazla acı, ve üstüne daha da fazla acı.

Eve dönerken dayak yemiş gibiydim. Her yanım sızım, sızım sızlıyor zar zor yürüyebiliyordum. Annemin evde olmaması büyük şanstı. Başıma gelenleri anlatsam, eminim zevkten dört köşe olurdu. Geriye makyaj kalıyordu, ama onu da yarın annemin malzemeleriyle o sorunu çözerim deyip günü bitirdim.

Ertesi gün sabah erkende kalktım, annem odama beni uyandırmaya geldiğinde şaşırmıştı, elimde cep telefonumla sabahın köründe ne yaptığımı sordu. Makyaj yapmayı öğreniyorum dedim, o ise bana güldü: “Yürü git önce yüzünü yıka. Bu çapaklı gözlerle makyaj yaparsan mikrop kaparsın. Aaa! Hem de benim malzemelerimle, çabuk git banyoya”, deyip arkamdan anne terliğini fırlattı. İkimizin arasındaki şakalaşmaydı bu. Beni kız gibi görmeyi o da çok istiyordu; bunu bana hiç söylemedi, belli de etmedi ama bir kızı vardı, onu da arada sırada kız gibi görmek isteyeceğini tahmin edebiliyordum.

Duş aldıktan sonra makyaj çalışmalarına başladım, üç denemeden sonra far, kalem kombinasyonunu tamamlamıştım, sıra rimele gelmişti. Onun içinde annemi çağırdım. Annem kirpiklerimin uzunluğunu görünce şaşırdı, bende şaşırdım. Neredeyse kaşlarıma değiyordu. Uçları saçlarım gibi açık renk olduğundan ancak boyandığında uzunluğu anlaşıldı. Allık sürdü ama ruj sürmememi, gözlerimin yeterince makyajlı olmasından bir de ruj sürersem çok abartılı görüneceğini söyledi. Sonra annemi odadan çıkardım, elbisemi giyip ona sürpriz yapmak istiyordum.

Kapıyı açtığımda beni karşısında saçı yapılmış, makyajlı ve beyaz renkli, pembe – sarı çiçek desenli kısa bir elbiseyle görünce mutluluktan gözleri doldu. Birbirimize sarıldık, onun gözlerinden akan yaşları hissedebiliyordum. Ayrıldığımızda; “çok güzel oldun kızım, çok yakıştı sana bu elbise. Ama bir dakika neden böyle giyindin? Nereye gidiyorsun? Ne oluyor?” derken çoktan annemin ayakkabılarını yürütmüş, evden kaçıyordum.

Çok heyecanlıydım, bizimkiler beni böyle gördüklerinde ne diyeceklerdi acaba? Yiğit’in tepkisi ne olacaktı? Beğenecek miydi? Aşık olur muydu? Bunları düşünürken yine kızardığımı hissettim, yüzüme sürdüğüm fondötene şükür ederek buluşma noktamıza yaklaştım. Yakınlarına kadar gelmiştim ama yalnızca Günalp bana bakıyordu. Yiğit sanki beni görmüyor, geriden gelecek başka birini bekliyordu. Günalp çapkın, bildik hareketlerine başlamıştı. Giydiği gömleğin yakasını düzeltiyor, elleriyle saçını arkaya atıyordu. Bu tipik, kız tavlama hareketiydi. Salak çocuk ben olduğumu anlamadı. Burunlarının dibine kadar gelince ikisi birden şok geçirdi. Günalp ağzı bir karış açık beni baştan aşağı süzüyordu. Yiğit ise dona kalmıştı. Günalp’in bana çapkın ıslık çalışıyla kendine gelen Yiğit; “vaov” diyebildi yalnızca. Günalp, iltifatlar dizmeye başlamıştı bile; “Brooooo, benim broma bak sen, kız n’aptın kendine böyle… Oha Umut, afet olmuşsun… Elbise manyak yakışmış… Kızım bu bacakların dershanenin ilk beşine girer.” Yiğit, Günalp’e bir tokat atmasıyla çenesini kapatmıştı sonunda. “Sağol, ya sen yapmasaydın, ben yapacaktım onu,” dedim ve Yiğit’e bakmayı sürdürdüm. Beni beğenmişti bunu görebiliyordum ama yüzünde bu sefer yine kızgınlık okunuyordu. Biraz daha karşısında dikilmeye devam edersem sanki bana da bir tokat atacakmış gibi duruyordu.

Yine kafam karışmıştı, derdi neydi şu Yiğit’in. Dershaneden içeri girdiğimizde oğlanların hepsinin gözü üstümdeydi, ıslık çalıyor, laf atıyor, açık açık duyacağım şekilde iltifatlar yağdırıyorlardı. Yiğit delirmiş vaziyetteydi. Bıraksam hepsine tek tek dalacaktı. Günalp ortalıktan kaybolmuştu. Dershaneye girdikten belli bir süre sonra ortadan kayboluyor, sonra sınıfa yanımıza süzülüyordu. Kesin, flörtlerinden biriyle görüşüyor diye düşünüyorduk.

İlk ders bitmiş, araya girmiştik. Bahçeye doğru yürürken, yan sınıflardan biri geldi yanıma geldi. Uzun boylu, esmer, yakışıklı sayılabilecek bir çocuktu. Onu tanıyordum, geçen yıl mahalle kavgasında yaralanan iki ay hastanede yatan Tuncay’dı o. Bana doğru yürüyordu, Yiğit yanımdaydı, ne olacağını bilmiyordum. “Umut seninle biraz yalnız konuşabilir miyiz?” dedi. Yiğit’in suratına baktım kafasını başka yöne çevirdi, peki tamam dedim. Yiğit’ten müsaade isteyip Tuncay ile boş bir kamelyaya geçtik. Elbette korktuğum başıma geldi, benden hoşlandığını, geçen seneden beri bana ilgi duyduğunu, açılmak için fırsat kolladığını anlattı. Notu onun gönderdiğini anladım, yine de emin olmak için sordum. O ise nottan haberi olmadığını not falan yollamadığını söyledi. Ama bu imkansızdı, başka kim bana not yazabilirdi ki. O sırada kamelyaya Yiğit girdi. Şaşkın bakışlarıma aldırmadan, Tuncay’ın kolundan tuttuğu gibi onu kamelyanın dışına çıkardı.

İnanılır gibi değildi; Yiğit, Tuncay’ı dövüyordu. Tuncay’ın aldığı yumrukla yere düşüp, Yiğit’in üstüne çıkıp onu pataklamasına çevredekiler engel oldu. İkisinin arasına girip onları ayırmışlardı ama hala birbirlerine tehditler savuruyor, bıraksalar birbirinin üstüne çıkacaklardı. Bunun yanında iki erkeğin benim için dövüşmesi rüyamda bile görsem inanmayacağım bir şeydi.

Tuncay’ı uzaklaştırmışlar, ortalık az da olsa sakinleşmişti. Yiğit’in ağır abi halleri gitmiş yerine bir kaplan gelmişti. O kaplan bakışlarını bana çevirip üzerime doğru gelmeye başlamıştı. Ne yapacaktı bana da mı vuracaktı, başka biriyle konuşuyorum diye. Arkadaşım olabilirdi, belki ondan hoşlanıyor da olabilirdim ama bana elini kaldırırsa onu benzeteceğimi biliyordu. Gelip tam önümde durdu, üstü başı dağılmıştı, elinde de hafif bir sıyrık vardı. “Elin yaralanmış, neden böyle bir şey yaptın Yiğit?” diyebildim. O ise etrafımızdaki meraklı bakışlara aldırmadan, yine göz bebeklerimin içine bakarak konuşuyordu:

“Yeter artık bu oyun, Umut. Seni deli gibi seviyorum hala anlamıyor musun, hala görmüyor musun bunu. Başka erkeklerle görüşmene kalbim asla müsaade etmeyecek. O notları gönderen kişi can dostum olsa bile seni ona bırakmayacağım. Bana bir şey söyleme, düşünmen için zaman veriyorum sana. Biliyorum çok ani oldu, biz kardeş gibiydik ama yapamadım. Liseye ilk geldiğimde, seni ilk gördüğüm andan beri seviyorum. Şimdi ben gidiyorum, kendini toparlayınca konuşuruz.”

Suratımın ifadesini hatırlamıyorum, yalnızca o arkasını dönmüş giderken, koşup ona arkadan sarıldım. Yüzüne bakıp itiraf edemeyeceğimi biliyordum onu sevdiğimi. Zaman, zaman şefkatle, kızgınlıkla, mutlulukla, hüzünle bakan o gözlerin şimdi bana sevgiyle bakıyor olmasına dayanamaz, eriyip biterdim oracıkta. Birbirimize tüm dershanenin önünde sarıldık. Uzun süre öylece kaldık. Hiçbir şey umurumuzda değildi, ne zaman olmuştu ki.

Tek bir sorun vardı; Günalp. O notları bana Günalp’in gönderdiğini önceden beri biliyormuş Yiğit. Arabasına ikinci notu bırakırken arabasına yerleştirdiği araç kamerasından görmüş. Onu takip etmiş, notları kuryeye verirken yakalamış. Hesap sormuş, neden yaptığını, neler olduğunu tek tek ona anlatmasını istemiş. Günalp, benimle bir şansı olup olmadığını merak etmiş, etrafındaki kızların sıkıcı olduğundan dert yanmış, benimle çıkmanın nasıl bir şey olacağını düşünmüş. Eğer niyetinin ciddi olduğunu anlasaymış, aramızdan çekilecekmiş. Ve şehri terk edecekmiş Yiğit. Bunları duyduğumda gözyaşlarıma engel olamadım. Günalp’ in niyeti ciddi bile olsa nasıl bana sormadan böyle bir yargıya varabilirsin dedim.

Aradan iki ay geçti…

Günalp bize bir not bırakarak aramızdan ayrıldı. Ailesiyle Bodrum’a yerleşiyormuş. Onu özleyeceğimi söyledim, sık sık bizi aramasını da.

Yiğit ile güzel bir ilişkimiz var, geleceğe doğru emin adımlarla yürüyen. Hala kamuflaj giyiyorum ama arada elbisede giydiğim oluyor. Yiğit makyaj yapmamı istemiyor, makyajsız daha güzelmişim. Ben de bazen yalnızca bir rimel sürüyorum, o da kendim için.

Artık yalnız değiliz, annem bir oğlum var diye seviniyor. Atışmalarımız Yiğit’i çok güldürüyor, bazen anne terliği ona da geliyor, acıtmayanından. Ben ise çok mutluyum, onun değerli anne, babası ve kardeşiyle birlikte kocaman bir aile olduk. Sık sık birbirimizi ziyaret ediyoruz.

Dershane bitti, sınavlara girdik. Bir ay sonra üniversite sınavının sonuçları açıklanacak. Ondan sonra da geleceğimize güzel bir yön vereceğiz, birlikte, el ele, sevgiyle…

Aşkın Umudu” üzerine 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.