GenelKısa Öyküler

Bisiklet = Özgürlük

Kütüphanemi düzenlerken defter koleksiyonuma gözüm ilişti. Çoğu defterimin kapağında bisiklet figürü veya fotoğrafı olduğun fark ettim. O defterleri satın alırken özellikle bisikletli olanları seçtiğimi sanmıyorum. Bilinçaltımı biraz kurcaladım, o iki tekerlekli basit aracın benim için ne anlama geldiğini hatırladım; özgürlük demekti. Bisiklete özgürlük anlamını yüklemem, bundan 6 yıl önce babam vefat ettikten sonra ilk tatile çıktığımızda oldu. Hayatımda ilk defa başımızda bir otorite olmadan, erkeksiz kadın kadına tatile çıkmıştık.

Babam, eniştem, ağabeyim veya başka bir erkek otorite ile yapılan tatilleri, gezmeleri onlar yönlendirdi. Başımıza nöbetçi kesilirdi o erkek otorite. Canını istediğini istediğin zaman yapamazsın, eline biranı alıp sahilde tek başına oturup kafanı dinleyemezsin, istediğin vakit hazırlanıp denizde yüzmeye gidemezsin ve bunun gibi keyfi şeyler yapamazsın. Ancak, kabile halinde hareket edilir veya annen, ablan, yeğenin, birileri eşlik etsin diye yanına verilirdi. Bizim ailede tatiller hep böyle geçerdi. Babamın vefatından sonra ilk kez çıkılacak olan tatil zaten başlı başına bir özgürlüktü ancak benim bisikletle münasebetim, o yıl gittiğimiz tatil yerinde başladı.

O akşam, yemekten sonra yürüyüşe çıktık ablamla. Geniş arnavut kaldırımlarının kenarlarına dizilmiş, otelleri, dükkanları geçtikten sonra ileride yan yana dizilmiş on beş, yirmi tane bisiklet gözümüze çarptı. Yanlarından geçerken bisikletlerin kiralık olduğunu gördük. Ablam teklif etti, bisiklete biner misin diye. Biraz kuşkulu yaklaştım, çünkü en son on beş yaşımda binmiştim o iki tekerlekli basit araca. Tekrar sürebilir miyim diye düşünmeme fırsat kalmadan, ağzımdan heyecanla “evet” dökülmüştü bile.

On yedi sene sonra tekrar, selenin üzerine otururken, midemden yukarı çıkan mutluluk suratımda kocaman bir gülümseme bırakmıştı. Sırıta sırıta bisiklete yerleştikten sonra, pedala bastığımda gerçekten bisiklet sürmenin unutulmadığını görmüş oldum. Yavaş yavaş tekerler dönerken mutluluğum da katmerlendi. Bu güzel Akdeniz akşamı, evimden 880 kilometre uzaklıkta, yaşadığım stresli hayatı, kötü anıları, pişmanlıkları geride bırakıp, yüzümde rüzgarı hissederek umutla geleceğe pedal çeviriyordum sanki. Hızlandıkça yüzüme vuran, saçlarımı havalandıran rüzgar tüm bedenimi sarıp sarmalıyor, yaşanan tüm kötü hatıraları unutturuyordu.

Yolda yürüyen insanlar arkalarından gelen gürültüye bakıp, kenara çekiliyorlardı. Süratle yanlarından geçip sanki havayı kesiyormuşçasına yol alıyordum. Arnavut kaldırımlı geniş caddenin soluna dizilmiş otellerin restoranlarından gelen müzik sesleri, beni daha da keyiflendiriyordu. Yola devam ederken, muhteşem bir koku bisikleti durdurmama neden oldu. Bisikletten inip etrafıma baktım. Koku, parfüm kokusu gibi ağır değildi, canlı, taze bir koku, çiçek kokusu olmalıydı. Gündüz bu caddeden yürüdüğümde etrafta böyle bir koku yoktu. Yalnızca akşamları kokan çiçekler olduğunu o zaman öğrendim. Akşamsefası veya diğer adıyla melissa çiçeği ile ilk karşılaşmamdı bu. (O günden sonra ne zaman bu kokuyu duysam aklımda hep bu anı canlanıyor).

Kokuyu iyice ciğerlerime çektikten sonra bisiklete tekrar binip, durmadan basıyordum pedala, koku da benimle birlikte yol alıyordu. Otellerin olduğu bölümü geçip, yolun sadece dağlar ve deniz olan kısmına gelmiştim. Bir tarafımda portakal ve limon ağaçlarıyla bezenmiş dağ eteği, diğer yanımda kulağıma “hadi daha hızlı” diye fısıldayan dalgalı deniz. Arnavut kaldırımlı yollar bitmiş, bazı yerleri asfaltlanmış bazı yerleri taşlı ve topraklı olan bir yol uzanıyordu önümde.

Bu yol bisiklet için tehlikeliydi ancak adrenalin seviyemi de artırıyordu. Yolun bazı yerleri ise zifiri karanlıktı. Sokak lambalarının bazılar yanıyor, bazıları yanmıyordu. Yolda yürüyen tek tük insan vardı, biraz daha ileride yol deniz kenarından ayrılıp dağ yamacına doğru ilerlediğinde gece sesleri dışında hiçbir ses ve yaşam belirtisi yoktu. Korkmak şöyle dursun, bu yaşadığım hazzı ikiye katlıyordu.

Ben bu sapa, ıssız ve karanlık yolda hızla ilerlerken, kalbimin bir yerinde istemediğim, sevmediğim küflenmiş, yıpranmış, ezilmiş parçaları yola saça saça ilerliyordum sanki. Hatalarımı, zayıflıklarımı, yaşadığım ve yaşattığım tüm mutsuzluklarımı, saygıyla selamlıyor ve hayatımdan çıkmaları için onlara yol veriyordum. Kendimi özgürleştiriyor, içimde kopan prangaların sesini duyabiliyordum.

Sürmeye devam ederken, bu yolun bir de geri dönüşü olacak deyip, geri dönmeye karar vermiştim. Geri dönerken, kafamda bunlar geçiyordu. Yaşadığım adrenalin ile kendi içime dönmeyi başarmıştım. Kendimi o gece bisikletin üzerindeyken affetmiştim. İçimde her zaman var olan, aslında herkesin içinde bir yerlerde olan, sadece yüzeye çıkmayı bekleyen o yaşama sevincini uyandırmıştı bisikletli gece. O günden sonra da bisiklet her zaman benim için özgürlük demek oldu. Yaşadığım fiziksel özgürlükten öte zihinsel özgürlüktü. Ne zaman bir bisiklet görsem ya da melissa kokusu duysam, aklıma hep bu geliyor; özgürlük.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.