GenelOku ve Düşün

Ninni, Kız çocuğu için…

Bülbülün kırk şarkısı

‘İçinizdeki putlar’ dedi Kusay kardeşlerine, ‘İçiniz deki putları kırmadan sizi Kâbe’deki putlara asla yaklaştıracak değilim! Kâbe’nin içindeki üç yüz altmış tanrıya ant içerim ki sizler atalarımızın yapmadığını yapmak istiyorsunuz!’

Kâbe’nin efendisiydi Kusay. Kız çocuğunun sesine karışan sesti. Goncamın kokusunu taşıyan neslin ulu atalarından… Kâbe’nin çevresinde evler yapmak isteyen kardeşlerine söylemişti bu sözleri. İki sene evvel kendisi, ‘Darunnedve’ adını verdiği bir ev yaptırmış ve o güne kadar hep çadırlarda yaşayan Kureyş kabileleri kendilerinin de ev yapmaları gerektiğini düşünmeye başlamışlardı. Kâbe civarında bir ev demek, tanrılara yakınlık ve itibar demekti çünkü. Uzun yolculuklara başlarken veya dönüşte; çadırlarının kapısındaki putları okşayarak tapınmak onlara yetmiyordu artık. Dışarıdan gelen hacıların da el sürecekleri putlara sahip olmanın itibarını istiyorlardı. Kâbe’nin efendilerinden biri olmak az kar sayılmazdı. Bu sabah Kusay’ın kardeşi Teym, amcası Zühre ve diğer bir amcasının oğlu Mahzum kavgayı bu yüzden büyütmüşler, dört oğlundan Abdulmenaf ise adaletle onları ayırmaya çalışırken birdenbire kılıçlar çekilivermişti. Gök gürlemeye tam o anda başladı. Tutunduğum çadır ipleri sallandı, rüzgâr uğuldadı. Bir anda semanın boşaldığını ve Mekke’nin beş tepesinden beş kol halinde sellerin Kusay ve kardeşlerinin üzerine dehşetle akmaya başladığını gördüm. Kâbe’nin saçağındaki kovuklardan birine zor sığınabildim. Şimdi sessizce olup biteni izleyecek ve ‘ Her zamanki kavgalardan biri işte!’ diyecektim. Ama hayır, bu sefer yağmur kavganın ötesinde bir önemli haizdi. Kâbe’nin taş temelleri sularla doluyordu çünkü. Gördüklerim hayra alamet sayılmazdı. Ne zaman böyle seller olsa, benim güle neşideler okuduğum seher saatlerinde Mekkeli kadınlardan birkaçı mutlaka Kâbe’de ölen kocalarına yas tutuyorlardı. Çünkü ağaçtan yapılmış putlar yerlerinden oynayıp sularda yüzükoyun yuvarlanmaya başladığında, güya Tanrılarını kurtarmak üzere sulara atlayan Kureyşli’ler  tanrılarının altında can verirdi. Yağmurun şiddetine bakılırsa bu sefer daha fazla kadının çığlıklarını duyacaktım.

Mekkeli kâhinler yağmurdan, rüzgârdan, sıcaktan mutlaka bir yorum çıkarır, sonra bu yorumları Kâbe hareminde halka dehşetle anlatır, onları ürkütür, korkutur ve yönetme iktidarlarını paraya çevirirlerdi. Gerçi Kureyşliler kâhinlere fazla itibar etmezdi ama yine de biri çıkıp ‘Bunca yağmur falancanın laneti yüzünden boşandı’ derse o kişinin felaketi olur, itibarı giderdi. Kusay kavganın tam ortasında bunu düşündü ve yeğenleriyle kardeşlerine Kâbe çevresinde evler yapma iznini oracıkta veriverdi. Kavga bitti, ne çare yağmur dinmedi. Üstelik Mahzum çok öfkeliydi. Orada kavgaya tutuşmuş olmasaydı, çamurla şekil verip ailesi adına Kâbe’ye diktiği putu sularda yok olup gitmeyecekti. Islana ıslana mahallesine dönerken kâh ağzından köpükler saçarak bağırıyor, kâh lanetlenmemek için yalvarıp duruyordu. Merve Tepesi’nin eteğindeki dört çadırından ilkine girdiğinde içimin ezildiğini hissedip koştum. Kız çocuğunun içli hıçkırıklarını duyduğum çadırdı bu. Şakayışlarımla Mahzum’u teskin edebilmeyi ve her zaman dövüp durduğu kadına zarar vermesini engellemeyi başarabilseydim keşke. Sesimi içeriye duyuramadım ama içerideki seslerin hepsini duydum:

‘Bütün felaketler işte şu uğursuzun yüzünden geliyor başımıza kadın, sana yüz kere söyledim, götürüp gömeceğim bunu kumlara.’

‘Yalvarırım Efendi Mahzum, azıcık acı bize, yine ne oldu?’

‘Daha ne olmasını bekliyorsun? Seni çadırıma aldığım o lanetli günden sonra! Şu göklerin öfkesini, şu yerlerdeki selleri görmüyor musun? Kudurmuş ejderhalar gibi Mekke’yi boğmaya gelen şu sarı ve kahverengi seller sana bir şey anlatmıyor mu? Düşman saldırıyor sanki baksana! Kâbe’nin çevresinde tanrılarımız yüzükoyun oluyor, aile tanrımız toprağa karışıyor, sen bana ne oldu diye soruyorsun. Bu uğursuzu peydahladığından beri…’

‘Hürel aşkına, bu söz canıma yetti artık Efendi Mahzum? Anlaşılan Darudnedve’de seni öfkelendirmişler yahu tanrımızı sellerin götürdüğüne üzülmüşsün; dur hele ben sana bir kadeh Taif şarabı getireyim!’

‘Beni bu sefer şarapla kandıramayacaksın hilleli. Kara rengini verdiğin şu ucubeyi götürüp yok etmemi bu sefer engelleyemeyeceksin!’

Mahzum çıldırmış gibi bağırıyor, küfürler ediyordu. Mekke’de kız çocuğu doğuran her annenin kaderini boğar aşağılanmayı hissetti kadın. Yine de alttan aldı:

‘Neler konuştunuz? Anlatsana!.. Sen ne dedin? Haydi anlat…’

Mahzum’un bir anlık sessizliğini fırsat bilen kadın şarapla birlikte dişiliğini de ona sunmaya başladı. Kızı için alçalmaların en uç derecesiydi bu. Kendini mecbur hissettiği bir alçalış:

‘Anlat hadi… Sakin, sakin..’

‘Darunnedve’deki koca ahmakları her zamanki gibi ikna etmek zor oldu. Ama sonunda tanrıları gücendiren halleri ortadan kaldırmak için söz birliğine vardık. Sözünde durmayan ailelerin putları Kâbe ‘nin dışına atılacak.’

Mahzum sakinleşir gibi olmuştu. Kadın başardığını düşünüyordu. Tam o sırada dışarıdan gelen seslere koştular. Yuvarlanarak akan seller aşağılardaki bazı çadırları yıkıyor, içindekileri sürüklüyordu.

‘Beter olsun hilleler, yıkılsın çadırları. Günahlarıyla ve ayıplarıyla gelip Kâbe’yi kirletmek neymiş görsünler!’

‘İlahlar aşkına, şimdi beddua zamanı değil, yardımlarına koşman gerekmez mi Efendi Mahzum?’

‘Yardım mı? Hilleye mi? Senin gibilere mi?’

Kadın ne yapsa Mahzum’un onu aşağılamaya devam edeceği ortadaydı. Kureyş soyundan veya Mekke’nin yerli kabilelerinden olamamanın acısını bir kez daha hissetti ve hille olmanın yıkılmış onuruyla bağırdı:

‘Mekke’yi ele geçiren çeteleşmiş kabilelerinizden yiyecek satın almadıkları zaman aç bıraktığınız, kendi azıklarını yemelerine ise hiç müsaade etmediğiniz hilleye mensup olmak günah, öyle mi?’

‘Sus kadın, sus! Anlasana, Mekke dışında yaşayan aşağılık güruhların bütün kirleriyle bizim asil tanrılarımızı tavaf etmelerine tahammül edemiyorum işte…’

‘Tabi ya, onların giysileri harama bulaşmış da siz Mekkelilerinki nurdan yapılmış artık! Kureyş tacirleri onlara fahiş fiyattan giysi ve yiyecek satıp kar etsinler diye uydurduğunuz şu zalimce kural ha?! Asıl onu sorgulamalı ki, humuslar ilahların huzuruna giysilerle çıkabilirken hilleler neden çıplak olmak zorundalar?’

‘Giysilerine bulaştırdıkları günahlar yüzünden elbette. Haram işledikleri elbiselerle tanrılarımızı gücendirsinler miydi yani? Hem biz onlara giysinler diye ödünç elbiseler vermiyor muyuz?’

‘Elbette ya, paralarını ala ala… Üstelik canının istediğini çıplak görmek arzusuyla haddi aşan şehvetperest gençlerin yaptıklarına ne demeli? Nefislerini kabartan bir kadın gördüklerinde ne elbise satıyor, ne ödünç veriyorlar. Zavallı hille kadınları, sırf o sapkınların şerrinden geceleri tavaf etmek zorunda kalmıyorlar mı?

‘Gündüz tavaf istiyorlarsa bir bedeli olmalı?’

‘Tabi ya, o bedel ya Kureyş tacirlerinin keselerini doldursun ya da yataklarını!’

‘Konuyu saptırma kadın, biz, Darudnedve’nin efendileri, hileyle iş yapmıyor, kimseye zulmetmiyoruz, bilakis tanrının huzuruna çıkarken dünyalık her şeyden soyunmak gerektiğini onlara öğretiyoruz.’

‘Darudnedve, eğer hacıların soyunmasından söz ediyorsa yalnızca bedenin değil ruhunda haramlardan soyunması sağlamalıdır. Ruhlarınız kara giysilerle katran katran, sonra da kadınların çıplak bedenlerinde leke arıyorsunuz.’

‘Şükret işte, seninle böyle karşılaşmadık mı?’

‘Karşılaşmakmış, hıh!.. Lanet ettiğin karşılaşma… Gecenin bir yarısında tavafın ortasında bir kızı kaçırıp ıssız bir bahçede kirletmeye sen karşılaşmak mı diyorsun!’

‘Başkaları gibi seni geri göndermedim ama evime kadın diye oturttum.’

‘Evet, kadınlarına bir yenisini daha ekleyerek’. Ve sonra kimsesiz, ekmeksiz, elbisesiz hille kadınlarından kaç tanesine aynı şeyi yaptın! Farkında değil miyim sanıyorsun? Naile ve İsaf, Safa ile Merve’de taşlanmış birer heykel değil bence, İsaf senin içinde… Onların Kâbe’de işledikleri günahı sen her gün tanrıların önünde zihninde işliyorsun. Onlar hiç olmazsa gece karanlığında yaptıkları yüzünden lanetlenmişlerdi, sende güneşin apaydın…’

Şrrakk!..

‘Hübel aşkına sus kadın. Sus, yoksa o siyah derini bedeninden soyunduracak sonra da şu ucubenle birlikte seni de gömeceğim. Ne zamandan beri kadınlar kocalarına hesap sorar oldular? Tanrılar bu günahınız yüzünden batıracak bir gün Mekke’yi. Git şimdi bana şarap getir!’

Kadın ayağa kalkarken cılız bir hıçkırık sesi duydum. Bir çocuk sesiydi. Çadırın aruz deliğinden yan bölmeye baktım. Evet, işte oradaydı. Henüz altı yaşlarında, siyahi bir güzellik… Babasıyla annesinin kavgasını dinlediği için ağlıyor.

Kâbe’yi kuşatan çadırların içinde benzer tartışmaları ne kadar sık duymaya başladığımı düşündüm. Annelerin çırpınmaları ve gözyaşları arasında kız çocuklarının kumlara gömülmek üzere bizzat babaları tarafından acımasız bir vahşetle götürülmelerinden önce yaşanan acımasız bir vahşetle götürülmelerinden önce yaşanan aile facialarıydı bunlar ve sayıları gitgide artıyordu. Kureyşliler, _tıpkı benim gibi_ Mahzum ve benzeri babaların kalbini inceltecek, onlara akıllarının farkına varmalarını telkin edecek gülün kokusunu alıyorlardı ama yüzyıllardır sürdüre geldikleri ananeyi değiştirmeye yanaşmıyorlardı. İçli içli hıçkıran şu kızcağız acaba bu âdetin kaçıncı masum kurbanı olacaktı. Kendini bildi bileli, babasını her gördüğünde, aynı ithamları duymaktan bunalmıştı. Biliyordum ki çöllerdeki yaşıtları gibi bu çocuğun da hakkı yenecek ve bir can daha insaniyetin kemaline eremeden, gerçek bir kul olamadan hunharca, vahşice israf edilecekti. Hilleye mensup bu kızcağızın başka çocuklar gibi bir hayatı asla olmayacaktı. Erkek doğmamış olmanın yükünü omuzlarında taşıdığı müddetçe babası onu sağ kokmazdı, bunu biliyordu. Başına gelecekleri düşünüyor, inceden inceye çareler hesap ediyor, kendince çözümler üretiyor lakin bunları asla dillendiremiyordu. Çölde bir kız çocuğu olmanın ağırlığına tahammül için kimseciklerden bir yardım görmemişti. Annesiyle dertleşmek dışında kimseye içini dökebilecek bir imkânı da yoktu. Zaten bu yüzden içiyle konuşuyordu. Şimdi olduğu gibi:

‘kaçmak için en uygun gece. Başka ne yapabilirim? Kureyşli olmayan bir anneden doğdum, rengim de siyah. Üstelik babam kötü koktuğumu söylüyor. Kaçarsam annem üzülecek biliyorum, ama zaten çok mutsuz bir kadın. Kendisinin herkes tarafından horlandığı düşünüyor; benim yüzümden. Sanki bir erkek çocuk doğurmak onun elindeymiş gibi!.. Keşke babamın Mekkeliler katındaki mevkii onu saygın kılacak kadar yüksek olsaydı. Diğer çadırlarındaki genç hanımlarıyla daha çok ilgilenmesi bu yüzden. Evet, evet… Ben kaçayım. Ben olmazsam annemle iyi geçinirler belki. Babamın da olmaya hakkı var. Üstelik ben onu da çok seviyorum. İkisi bensiz mutlu olabilirler. O halde kaçmalıyım.’

Kızı gözyaşlarıyla bırakıp kendini şaraba veren Mahzum’a baktım. Yavrusunun aklından geçenleri anlamış gibiydi. Ona kıyacaktı, kıymak istiyordu. Kaçıp kaybolmadan yapmalıydı bunu. Peki, ama nasıl? Yüreğini dinledim, düşündüklerinde haklı çıkmaya çalışıyordu:

‘ Mekke’de kız babası olmanın, üstelik de siyahi bir kız babası olmanın ne demek olduğunu bilmiyor şu kadın. Tanrıların bu kız yüzünden kocasından yüz çevirdiğini anlamak istemiyor. Vır vır etmek kolay, ama bunu siyahi bir kız doğururken düşünmeliydi. Üstelik de kötü kokuyor. Doğduğu günden beri gizli gizli kederlenip ağlamaktan bıktım. Şu Mekke’de hangi erkek bir kızı olduğu diye sevinebilir ki? Her gün, benim karşılaştığım alaylı ve küçümseyen bakışlara muhatap olsaydı o da bana hak verirdi. Evet, evet, bu kızı bu gece götürüp gömmeliyim. Artık ona tahammül edemem. Hele şu sellerden sonra. Tanrıların beni lanetlediklerini ve yakarışlarımı kabul etmediklerini umarım o da hissediyordur da karşı koymaz. Nerden doğdun be uğursuz miskin? İlahları gücendirmeyi ben mi istedim sanki? Ne olurdu, bir erkek evladım olsaydı!.. Kavga ederken yanımda vuruşacak, benimle at koşturup, kervan basacak, gelen hacılara giysi ve yiyecek satacak, adımı yaşatacak ve soyumu sürdürecek bir erkek evlat!.. Sözünün herkes tarafından dinlenmesini ve halk arasında itibar görmeyi hangi baba istemez. Ama bunun için bana erkek çocuk veren kadınlar lazım, bu hille sünepesi değil!.. On erkek çocuğum olsa ve on erkek çocuğun saygınlığıyla yaşasam olmaz mıydı? Kim şu çöllerde sırtımı yere getirebilirdi ki o vakit?!.. Ama ilahlar istemeyince, çok kadın edinmek de kar etmiyor. Hatta bu kadın siyahların en güzeli bile olsa. Peki, ama neden kızı da onun kadar güzel kokmuyor? Bir kız çocuğunun babasının boynunu büktürmeye ne hakkı var? Evet, evet bu ucubeyi fazla büyümeden götürür gömmeliyim! Hatta bu gece yapmalıyım!’

Mahzum’u bu fikrinden vazgeçirmem imkansızdı. Bari şu kızı kanatlarıma alıp kaçırabilsem diye düşündüm. Ama heyhat!.. Mekke’de kız çocukları, hep aynı kaderin pençesindeydi. Üstelik bu bir de siyahi idi. O sırada annesinin bir çare düşünmüş olabileceğini umut ediyordum. Ama onun yüreğindeki yalnızca çaresizlikmiş. Sanki ruhunu karşısına almış, bir hesap verir gibi çaresizliğini izaha çalışıyordu:

‘Mekke’de kız annesi olmanın, üstelik de siyahi bir kız annesi olmanın ağır bedelleri vardır. Yok, yok, her gece ağlamaktan söz etmiyorum; o kaderinizin yalnızca bir parçasıdır. Uykuların bölünmesinden yahut kâbuslardan da söz etmiyorum, onlara alışabilir. Lakin öz babasının, kocanızın kendi öz yavrusunu, ciğerparenizi, ‘meleğim’ diye çağırmak isteyip de bir türlü böyle hitap edemediğiniz kuzucuğunuzu gömmesin diye her dediğini yapmak, her şeye katlanmak, her ahlaksızlığını sineye çekmek yok mu? Kızını alıp kaçan annelerin hiçbir yerde barındırılmadığını, yakalandıkları zaman da işkencelere yatırmakla yetinmeyip kızlarını gözleri önünde gömdüklerini bile bile…

Lanet olsun bu geleneğe, lanet olsun bu geleneğe cevaz veren ilahlara, lanet olsun babalara. İki yıl süt verdiyseniz artık sizin yatağınızda yatamaz. Çadırın diğer bölmesinde yalnız uyumak zorundadır. Bunun manası, babası artık onu alıp götürebilir, Ten’im kumlarında belirsiz bir yere diri diri gömebilir demektir. Ve iki yılın sonunda bir annenin çilesi başlamış olur. Her sabah uyandığınızda kızınızın yatağını boş bulma korkusu sizi bir parça daha tüketir. Başlangıçta buna katlanabilirsiniz ama her gün, her gün, her gün… Bir zaman sonra dayanamaz olursunuz. Yıllar geçtikçe yatağı boş bulma korkunuz, yatağı boş bulma umuduna çevrilir. Her sabah uyanır uyanmaz bin umutla ‘Acaba yatağında mı?’ diye koşup yokladığınız can parenizi bu sefer ‘İnşallah artık yatağında değildir’ diye kontrol etmenin ne demek olduğunu, bu acıyı yaşamayanlar bilemez. Ettiğiniz ahlar yüreğinizde düğümlenmiş, boğazınızda dizilmiştir. Olacağa mani olamazsınız ve ‘Ne kadar kısa sürerse o kadar iyidir’ diye düşünmeye başlarsınız. Onu koruyarak zavallıyı her gün yeniden öldürdüğünüzün farkına varırsınız. Henüz aklı ermezken, henüz sevgisi kalbinizde kök salmamışken, henüz hatıraları az iken her şey olup bitseydi keşke dersiniz. Ama ana yüreğidir, onu yine de korursunuz. Ah, ah!.. Kızım altı yaşına geldi. Babasının hırçınlığı da o yüzden. Yedi yaşına basmaması gerektiğini o da biliyor. Ah benim misler kokan yavrum!.. Ah benim nazlı çiçeğim!.. Ah benim gelin olasım!.. Sana hangi derdimle ağlayayım bilmem ki! Ah benim meleğim!’

Annenin buram buram ahlarını dinleyince şu kızı kanatlarıma bindirip kaçırabilsem diye tekrar düşündüm. Yakınına vardım, gözleri hala yaşlıydı ve hala içi dolup dolup boşalıyordu. Dostum İbrahim’ e dediğim gibi ona da yalvardım:

‘Tutun kanatlarıma, haydi gidelim.’

Heyhat! Mekke’nin hangi kızını kaçırabildim ki? O da diğerleri gibi beni duymadı. Yüzüne baktım. Çok hüzünlüydü. Çocuk değildi de sanki kederden ihtiyarlamıştı. Minicik yüreğinden neler geçiyordu, neler.

Sanki o da kendisinden sonra kumlara gömülecek diğer küçük kızlara acı tecrübelerini aktarıyordu:

‘Mekke’de kız çocuğu olmanın, üstelik de siyahi bir kız çocuğu olmanın ağır bedelleri vardır. Biliyorsunuz işte, hiçbir zaman bir adınız olmaz. Aklınız ermeye başladığında ‘ucube, günah tohumu, şeytan oyuncağı’ gibi kötü sıfatların sizi tanımlamak için kullanıldığını yavaş yavaş anlarsınız. O sırada mesela ‘Gülüm!’ diye çağrılmak istiyorsunuzdur ve ya ‘Meleğim!’. Anneniz ve babanız sizden her şeyi gizlerler, ama siz anlarsınız. Kaçamak bakışların, gizli tartışmaların, büyük kavgaların konusu tam da sizin hayatınızdır. Ve yapılacak iş; götürülüp kumlara gömülmek… Geceleri yatağa girdiğinizde gözlerinize asla uyku girmez bu yüzden. Yorganın altından hiç göz kırpmadan çadırı bölen perdeye bakar, ipinin çekilivereceği anı bekleyerek zihninizden geçen korkunç ölüm şekillerini düşünürsünüz. Bir çocuk değilsinizdir artık, yalnızca onlar sizi çocuk sanır. Başınıza geleceğini tahmin ettiğiniz ölüm şekillerini bilmediğinizi düşünürler. Oysa siz kumun altında nefesinizi uzun süre tutma yahut nefes almadan yaşama talimleri yapıyorsunuzdur mesela. Babanız sizi kumlara gömüp gittikten sonra çırpınarak tekrar kumların üstüne çıkmayı ve sonra alıp başınızı gitmeyi hayal edersiniz. Bazen de babanızın pişman olup geri gelerek sizi kurtaracağını…’Yüreği dayanmaz’ dersiniz içinizden. Hiçbir babanın böyle yapmadığını bile bile düşünürsünüz bunu. Babanızın buna dayanamayacağına inanırsınız. Hatta bu yüzden kendinizi öldürmeyi kurarsınız her gece. Babanız ve ya anneniz üzülmesinler, kumlara gömmek zorunda kalmasınlar diye çekilip gitmek istersiniz dünyadan, sessizce… Kendiliğinden ölmüş bir bedeni defnetmek varken neden çırpınan yavrusunu gömmek zorunda kalsın, dersiniz. Çünkü o sizin babanızdır, onu seversiniz, işini kolaylaştırmayı düşünürsünüz.

Mekke’de bir kız çocuğu iseniz, geceler sizin için en uyanık olduğunuz gündüzlere döner. O vakitlerde en küçük ayrıntıya kadar düşünür, herzeyi yeniden kurar ve bozarsınız. Ben başıma geleceğin dolunaylı bir gecede olmasını istiyorum mesela. Zifiri karanlık bir gecede götürülecek olursam annem beni gizlice takip edemez, üstelik babam da gömdüğü yeri daha sonra bulamayabilir, ama dolunaylı gecede götürülürsem mezarım belli olur. Mezarım belli olursa annem belki başucuma gelir ve ben onun kokusunu duyarım. Mekke’ de bir kız çocuğu her gece aynı şeyleri daha fazla ayrıntı katarak düşünür ve zamanla kendini inandırır. Bu inanmışlık tam bir karabasandır. Her gece tekrarlanan bir karabasan. Ve sonuna geldiğinizde, gece sabaha evrilmiş, göz kapaklarınız uykusuzluktan aşağıya doğru inmeye başlamıştır. Gözünüz hala çadırın ipindedir. Belinlemeler arasında uyanık kalmak için yeni bir kader üretirsiniz kendinize. Çadır ipinin kendiliğinden çekiliverdiğini görür gibi olursunuz. Elinde urgan ile babanızın hayalidir gelen. Sizi bağlayacak, belki bir çuvala koyacak ve omuzuna atıp götürecektir. Çığlıklarınız duyulmasın diye ağzınıza çaput parçaları doldurduğunu düşünürsünüz. Çırpınır ama kurtulamazsınız. Dolunay sız bir gecede, bir çuvalın içinde nerelerden geçtiğinizi kestirmeye çalışır ve kızların diri diri gömüldüğü Ten’im kumluklarına ne vakit varacağınızı hesap etmeye başlarsınız. Kâbuslu gecelerin ikinci yarısında, zihninizin belki milyonuncu yanıltmasıdır bu sizi, ama yine de inanır ve yerinizden bir kez daha sıçrarsınız. Mekke’de her kız çocuğu sabah olurken yorgun ve bitkin, azıcık dalar gibi olur. Ne çare babalar bu sefer de rüyada gelir.’

Yavrucağın hali içimi acıttı. Belli ki babasını seviyordu. Ne ki kendisini götürüp kumlara gömeceğini de biliyordu. Bir zamanlar ‘ beni neden gömmek istiyor ki?’ diye kendine sormuş ama bir cevap bulamamıştı. Sahi babasına ne yapmıştı ki? Bağrına basması gerekirken şimdi ondan neden ürküyordu? Evlerine sık sık gelen şair Amr. B. Kulsüm’e yüklemişti suçu önceleri. Çünkü geliyor, babasına ateşli şiirler okuyor, ona ‘Biri kalkıp da bize karşı zorbalık ve zalimlik etmeye görsün; o zaman biz zorbalıkta ve zalimlikte bütün zorba ve zalimlerden baskın çıkarız!’ türünden beyitler ezberletiyordu. Babasının zorba biri olduğuna inanmıyordu. Yüzüne bakınca bir zorbalık da görmüyordu üstelik. Ama işte o, kendi acımasız tabiatına uygun olan her şeyin adalete ve iyiliği de uygun olduğuna inanıyordu. Buna, kızını toprağa gömmek de dâhildi. Başkalarında gördüğü şeref, refah ve huzuru dövüşerek ele geçirmeyi, eğer kendisinden daha aşağıda iseler onları ezmeyi, onların imkânlarının tamamını gasp etmeyi bir hak sayıyor ve Hübel’in huzuruna varıp yalvarıyordu. Mekkeli her erkek gibi. Babası ve arkadaşları, yani geçimini Kâbe üzerinden sağlayan Kureyş ahalisi, kibir ve taassuplarıyla sürekli çekişip kavga ediyorlar, kabilecilik gayretiyle sık sık savaşarak birbirlerine vahşi ölümleri reva görüyorlar, dışarıdan biriyle husumet olursa aralarındaki düşmanlıkları dostluğa değiştirip bu sefer ona çullanıyorlardı. Her şey itibar ve menfaat içindi. Dağlardaki kurtların böyle yaptığını düşündüm. Fırsat bulunca sürüdeki diğer kurtları parçalıyorlardı. Zayıf kurdun ölümden asla kaçamadığı bir dünya idi bu. Anladım ki Mahzum, kızı yüzünden Kureyş’in en zayıf kurdu olduğunu düşünüyordu. Yoksa öz kızına neden kıysındı? Meğer Kureyş’in tamamı böyleydi, içlerinden biri ‘ey falan oğulları yetişin!’ çığlığını salıverdiğinde kurtlar sırtlanlarla, ceylanlara saldırıyor, bazen kabileler arasında en az on kişi ölüyor, sonuçta ölen veya öldüren bir fert olarak değil, bir oba olarak galip ve ya mağlup sayılıyor, zillet ve şeref buluyorlardı. Kureyş’te başarılar şahsi, ama suçlar obanındı. Suç işleyenin obası Kureyş’in ileri gelenlerinden ise ona suç denilmiyor ve asla hesabı görülmüyordu. Mahzum da kızını kumlara gömerek kardeşleri arasında şerefini arttıracağını ve Kusay gibi topraktan ev yaptırıp seçkinler arasına gireceğini düşünüyor olmalıydı. İhtiraslı biriydi. Fakat onda adalet eksikti. Kusay gibi olması, ileride onun yerini alması zordu. Kusay, Kureyş’in zalimliklerine son vermek gerektiğini, suçu işleyen kim olursa olsun –hatta kendi obasından bile olsa- cezayı hak ettiğini söyleyebiliyordu. O insanlara insanca muameleden yanaydı. İçimden ‘Mekke’de herkes Kusay gibi düşünse!’ dediğim sırada küçük kız çocuğunun sesi temennime karıştı:

‘keşke ben Kusay Amca’nın evinde doğan bir çocuk olsaydım!’

Yüreğini dinledim. Çaresizlik içinde bin bir düşünce sayıklıyordu.

‘Belki de yarın Kusay Amca’ya gidip yaşamak istediğimi ona söylemeliyim. Acaba beni dinler mi? Sahi annem bugün bana neden  ‘Meleğim!’ dedi? Babam beni kumlara gömdüğünde kendisini çok sevdiğimi yine de biliyor olur mu acaba?’

İskender Pala –Hz. Muhammed’in (s.a.v) için Bülbülün Kırk Şarkısı

Hazırlayan: NYSA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.