Kısa Öyküler

Yanlış Zaman, Doğru İnsan

Şimdi size giderken arkasından baktığım, ama hiçbir zaman arkasından da gidemeyeceğim, kalbimden yani çok derinden birini anlatacağım.

Eşimle boşanmaya karar verip, evlerimizi ayrılalı bir yıl olmuştu. Henüz anlaşmaya varamamıştık. Davamız sürüyordu. Hatta eski eşim yüzünden karşı cinse tavrım çok uzaktı. Bir spor kulübünde işe başladım. Onu orada tanıdım. 1.95 boyu, sesi, gözleri, ciddi, kendinden emin duruşu… Sabahları yataktan zar zor kalkıp işe erken gittiğimde oda orada olurdu; salon çok dolu olmadığından sohbet ederdik. Günün sonun da ne konuştuğumuzu hatırlamazdım bile, çünkü tek aklımda kalan hep gülüşü olurdu.

Bir gün iş arkadaşımla otururken, yanımızdan geçti. Artık nasıl baktıysam, iş arkadaşım bana dönüp “sen henüz eşinden boşanmadın, iki çocuğun var, hem o başkalarına benzemez, eğer bir şey hissediyorsan vazgeç, kalbin kırılır, sana sert çıkabilir, sinirlenir,” dedi.

Hani Cem Karaca’nın tamirci çırağı şarkısı gibi; Ne diyordu o şarkıda;

Bir romanda, okumuştum, buna benzer bir şeyi

Cildi parlak kâğıt kaplı, pahalı bir kitaptı

Ne olmuş nasıl olmuşsa? Âşık olmuştu genç kız

Yine böyle bir durumda, tamirci çırağına

Ustama dedim ki bugün, giymeyim tulumları

Arkası puslu aynamda, taradım saçlarımı

Gelecekti bugün geri, arabayı almaya

O romandaki hayali, belki gerçek yapmaya

Durdu zaman, durdu dünya, girdi içeri kapıdan

Öylece bakakaldım, gözümü ayırmadan

Arabanın kapısını açtım, açtım girsin içeri

Kalktı hilal kaşları, sordu kim bu serseri

Çekti gitti arabayla, egzozuna boğuldum

Gözümde tomurcuk yaşlar, ağır ağır doğruldum

Ustam geldi sırtıma vurdu unut dedi romanları …

Tıpkı arkadaşımın dediği gibi değil mi? Evet aynen öyle. Zaten cevapta veremedim arkadaşıma. Çünkü haklıydı. Olmazdı. Her ne kadar kendime unut onu desem de sonra fark ettim ki o da bana bakıyor. Hatta akşamları birbirimize mesaj atıyor, sohbet ediyorduk ve çok gülüyorduk. O kapıdan girdiğin de herkes kayboluyordu, sanki ışık, ışık tılsımlı yıldızlar, kiraz ağaçlarından savrulmuş pembe yapraklar sarıyordu her yeri. Kalbim “lütfen bana bak” diye ona sesleniyordu adeta.

Yine bir gün dersten çıkmıştı. Hemen “hiç selam vermiyorsunuz?” diye laf attım. O harika gülümsemesiyle yanıma yaklaştı ve elini uzattı. Ben de şaşkınlık ve sevinç içinde elini tuttum.

“Nasılsın?” dedi.

O sırada ben bulutların üzerinde olduğum için tabi, ne dedim bilemiyorum ama iyiyim demişimdir diye umuyorum. Konuşmamız bitene kadar elimi bırakmadı. Ona o kadar yakın olmak beni çok mutlu etmişti. Çoğu zaman çay alma bahanesi ile mutfağa gider, her gittiğim de etrafta onu arardım. Her seferin de bulurdu gözlerim onu. Göz göze gelirdik çoğu seferde. Arada yemeğe inmez salonda spor yapardım. Yine öyle bir gün kendimi çekip sosyal medyamda paylaştım. Aslında ona kendimi göstermekti amacım. Başarmıştım da akşam paylaşımıma kalp görseli yorum atmıştı. Ne kadar mutlu oldum tahmin edersiniz. Zaten dediğim gibi çoğu akşam mesajlaşırdık. Kim ne derse desin hissediyordum, biliyordum. Aramızda bir çekim vardı.

Spor eğitmenliği onun için geçici bir işti. Öğretmen olmak istiyordu. Öyle böyle derken sonun da beklediği ataması çıktı; Van’a, öğretmen olmuştu artık; gidecekti. Herhalde çoğunlukla bundan ve hislerimden cesaret alarak bir gün baktım sporunu bitirdi kapıdan çıktı, gidiyor. Eve gitti sandım ve işte tam zamanı diyerek ona, onu çok sevdiğimi söylediğim uzun bir mesaj attım. Tüm hislerimi yazdığım bir mesaj. Mesajı tuvalette yazdım, sonra çalışma masama geçmek için yerime gittiğimde bir baktım mesaj görülmüş. Ne çabuk okudu demeye kalmadan kafamı bir kaldırdım ki onunla göz göze geldik. Evet! Gitmemiş! ve mesajımı okumuş ve biz tam o esnada göz göze gelmiştik! O an ki heyecanımı size şöyle anlatayım. Dünyanın en büyük, en yüksek hız treniyle raylardan aşağı süratle inmekle kapışır. Öyle bir andı o. Durdu dünya, durdu yaşam herkes kayboldu. Sadece o, ben ve yerinden çıkarcasına atan kalbim dışında kimse yoktu. Her yer kararmıştı. Işıklar bizim üzerimize doğrultulmuştu sanki. Mesajımı okuduğu an biz göz göze gelmiştik!

Halbuki eve giderken yolda okur ya da ne bileyim evinde görür okur diye düşünerek atmıştım o mesajı. O kapıdan çıkıp giderken öyle hesap etmiştim. Şimdi böyle aniden, bam bam bam gibi bir şey olmuştu. Çok utanmıştım. Kendimi çıplak gibi hissediyordum. Neyse olan olmuştu. Akşam eve geldim. Aklım başımda değil. Midem de kelebekler uçuyor diyeceğim size ama bence kelebekler midemi kemiriyordu o an. Derken bir baktım mesajı beğendi. (İnstagram’dan atmıştım mesajı). Ama bir şey yazmadı. Yine de sevinmiştim. Bir şey yazmamış olsa da kötü bir şey söylememişti ya da beni terslememişti. Gerçi öyle yapacağını düşünsem, o cesareti gösterip atamazdım o mesajı. Bir hafta salona sadece spor yapmaya geldi. O gelince ben kaçıyordum. Bir gün kaçamadım. Üyeye laf anlatıyordum, o da tam bizim masanın orada duruyordu. Hadi ben çıkıyorum deyip “Başak görüşürüz “dedi, el salladı. Elimi kaldırıp, sesim titreyerek görüşürüz dedim. O akşamda bana mesaj attı. “Van’a gittiğim için, şu an kimseyle bir şey düşünmüyorum ama gurur duydum ve seni asla yanlış anlamadım. Arkadaş kalalım, yine görüşelim” dedi.

“Peki” dedim. Ama içim tuhaf bir şekilde rahattı. Sanki bir şekilde öyle yada böyle bana geleceğini biliyor gibiydim. Birkaç gün sonra Van’a gitti. Sanki hiç gitmemiş gibi görüşmelerimiz devam etti. Her üç günde bir mesajlaşıp, birbirimizi arıyorduk. Hem arkadaş gibi hem flört eder gibi. Arada derede bir ilişkimiz vardı. Güzel, temiz, sınırlarını bilip koruyan bir ilişki. Yaklaşık dört ay sonra eski eşimle boşandık. İlk onu aradım. Çok sevindi. Artık her gün konuşuyorduk. Hatta artık resmen flört ediyorduk. Okullar kapanır kapanmaz Ankara’ya geldi. Buluştuk. O güne hazırlıklarım ta 1 ay öncesinden başladı. Yüz maskelerinden, giyeceğim kıyafete kadar her şeyim hazırdı. O zamana kadar hayallerimde defalarca buluştuk. Ama o gün hayal ettiğimden de güzel geçti. Baş başa. O kadar çok güldük, eğlendik ki. Harika bir rüya gördüm diyorum ben o güne. El ele tutuştuk, sarıldık, hiç susmadık. İyi anlaşabilen insanların konuşacak çok ortak noktası oluyor ya öyle işte.

Keşke şimdi size masallardaki sonlar gibi “ve sonsuza kadar mutlu yaşadık” diyebilseydim. Ama ne biz masaldık ne de bu dünya o kadar cennetti. İkimizde biliyorduk ki, bu toplum baskısı, bu düzen bizi yıpratır, çok üzerdi. Biz bu olmazların içinde yok olmuş olsak da var ettiğimiz tek şey yani arkadaşlığımız hala sürüyor. Ne olursa olsun hep söylediğim gibi iyi ki onu tanıdım, iyi ki karşıma çıktı.

Şimdi onu bana hatırlatan tek bir şarkı var

Seni benim kadar

Hiç kimse sevmeyecek

Beni senden seni benden

Başka hiç kimse bilmeyecek

Öyle bir bilmece ki bu aşk

Hiç kimse çözmeyecek

Seni benden beni senden

Başka hiç kimse bilmeyecek

Kulakların çınlasın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.