GenelMizah Köşesi

Yolumdaki İnsanlar

“Düşler vardır gerçek dışı ya da hayaller vardır müzik kutusunda ki balerin gibi. Kapağını açarsın döner. Kapatırsın … Kapatırsın … Balerin kırılır, ya. Atlı karınca müzik kutusu mu yazsam acaba oraya? Abi hayallerle ne alakası var müzik kutusunun. Ama sonuçta herkes müzik kutusunu, kar küresini sever. Of başım çok ağrıyor. Sanırım yazımı tamamlayamayacağım”.

Baş ağrısı nedenimi soracak olursanız; Bugün sağ daireden sol daireye taşınan arkadaşıma yardıma gittim. Arkadaşımın kuzenleri de oradaydı, birlikte salonda ki devasa büyüklükteki 12 kişilik ağır olan masayı, kapıdan daha rahat geçirebilmek için üç akıllı, masanın altına girerek ayakları vidalarından ayırmaya başladık. Sonuç olarak ayaklar çıkınca, masanın üst tablasına biz ayak olduk. Bir masa ayağı olmamıştım. Onu da oldum ya, yemin ederim bu seneki salaklık Nobel’i benim! Abi koca masa “güm” diye kafamıza indi. Arkadaşım çığlıklarımızı duyup yan daireden koştu. Hayır hadi ben dalgınım, o salak kuzenleri niye uyarmıyor “Arkadaşlar gelin masayı yan çevirelim, normal insanlar öyle yapar” diye.

E hal böyle olunca, baş ağrısından aklıma bir şey gelmiyor. Bu kitabı nasıl bitireceğim Allah’ım …

(Kapı çalar)

Bu saatte kim ki?

“Kim o?”

“Kız aç kapıyı ben Melis.” (İç sesim; olamaz! zilli Melis gelmiş)!

“Hoş geldin Melis.”

“Ay bir saattir kapıdayım şekerim. Niye bekletiyorsun? Ay neyse hemen konuya giriyorum. Doruk var ya… “

“Evet var Melis ‘çiğim.”

“Hah işte! Kız o sana yanıkmış. Hadi yine iyisin.”

“Nasıl? İyisin mi? Bir dakika, bir dakika … Doruk bu bildiğimiz eş cinsel Doruk?”

“Ay Doruk eş cinsel mi? Ama bana dedi ki denizi bana yapsana kız dedi.”

“Melis ‘çiğim Deniz dediği ben değilim. Hani erkek olan deniz var ya. Modacı olan deniz arkadaşımız, hani daha üç gün önce erkeklere özel elbise dikip meşhur olacağım deyip, seni bilmem de bizi şaşkına çeviren deniz.”

“Ay ha evet. Ay o Deniiiiiz tamam. Ay dur ben ona gideyim o zaman. Ay şekerim ne olur kusura bakma seni de umutlandırdım, yalnızlığına tuz basmış gibi oldum.”

“Ya Melis gerçekten bir üzüldüm bir kahroldum sorma. Sen gittikten sonra muhtemelen sülfürik asit içip, kendimi intihar ederim. Doruk, Doruk diye haykırarak. Çünkü kaşını yok olana kadar alan, fondöten süren, kısa şort giyen Doruk hayallerimin erkeğiydi!”

“Aman sen de Deniz amma odunsun ayrıca Doruk bakımlı diye hemen eş cinsel demende çok ayıp. Önyargılısın şekerim.”

“Melis şu an sen erkek olan Deniz’e, yine erkek olan Doruk tarafından sevildiğini söylemeye gidiyorsun farkındaysan.”

“Ay evet bak iyi hatırlattın! Ben kaçar. Ablan star kiss you bebeksi.”

Kısık sesle: “Çarp şunun ağzına. Bebeksi ne ya Allah’ın tek hücrelisi!”

“Ne dedin canikom?”

“Ya evet, evet ben de kiss kiss, ablan hıyar aman star diyordum. Hadi canım selametle…”

(O sırada apartmanda bir ses, bir çığlık)!

“Melis ne oldu?”

 “Ay yok bir şey merdivenden düştüm. Azıcık kafamı vurdum. Canım yarın doktora gider film çektiririm. Sen kapat kapıyı.”

Kafa mı? Boynunun üstündeki içi boş şeyi mi çarpmış?

“Bir şey olmaz ya. Doktoru meşgul etme şimdi saman kafanla.”

“Ne canım? Doktor saman kafa mı dedin?”

“Yok, yok. Geçmiş olsun, geçmiş olsun diyorum canım. Hadi düşmeden git.”

Sonunda derin bir “oh” çekerek kapıyı kapatmıştım. Allah’ım neden ben? Neden? Daha bugün zavallı kafama masa düşmüşken üstelik! Şimdi tek istediğim duşumu alıp, sonrada camın önünde bir kahve içmek ve kitabıma yoğunlaşmak.

1 saat sonra.

Evet aldım kâğıdı, kalemi artık kitabıma yoğunlaşabilirim. Nerede kalmıştık? Düşler atlı karıncalı müzik kutusu, hayaller ve gerçekler dönüyor ardı ardına da sen dönmüyorsun ablana. Ablana ne ya! Ay bu Melis geldi mi ayarlarım bozuluyor. Ablan star diyor bir de. Özenti, taklitçi. Bir gün içip, içip sarhoşum ayağına döveceksin şu Melis’i. Sabah da hatırlamıyorum diyeceksin. Neyse devam ediyorum. Manolya müzik kutusunda ki balerine dalmış düşlerinde unuttuğu ama gerçekte, en derine saklanmış Melis’i arıyor. Aman Melis arıyor. Gene ne istiyorsun acaba. Telefonu kapatayım. Ve oldu. Çok Şükür. Bugün ki Melis sınavım bitsin lütfen Allah’ım!

Bu akşam sanırım yazamayacağım diyerek evimin yakınlarındaki bir bara gittim. Biraz içip kafa dağıtmak istedim. Şık, sakin nezih bir yer olduğu için arada gider bar tarafında oturup iki bira içerim, etrafı izlerim. O gün yanıma biri geldi. Uzun boylu yakışıklı hoş bir adam.

“Merhaba hanımefendi. Buraya oturabilir miyim?” dedi.

“Tabii ki buyurun lütfen” diye atladım.

“Sık gelir misiniz buraya?”

“Evet. Evim çok yakın buraya. Bir de burayı seviyorum nezih bir yer.”

“Ben ilk kez geliyorum. Aslında itiraf etmek gerekirse mekânın güzelliğinden çok sizin ışığınız çekti beni buraya. Tabii Haddimi aşıyorsam da özür dilerim.”

“Yok çok teşekkürler” diyerek, yanaklarım al al tebessüm ettim adama.  

Baya içtik ama çok içtik. Şirazeden çıkmışız. Ne zaman? Nasıl? O hale geldik. İnanın hiç hatırlamıyorum. En son o beyefendi bana “seni pezevenklerin elinden almadım mı? Kancık!” diye bağırıyordu. Ben de ona ağlayarak “aldın evet” diyordum. Yani o geceye dair bundan başka bir şey hatırlamak istemediğim için çok düşünmüyorum. Beni eve bardaki garsonlar getirmişler. Sağ olsunlar yardımcı olmuşlar. Sabah ekmek almaya markete çıkayım dedim beni gören bir garson, her ne kadar ben o geceyi hatırlamak istemesem de beni görüp;

“Abla nasıl oldun?” Deyip, yüzünde kocaman bir gülümseme ile başladı anlatmaya. Belli ki o gece çok eğlendirmişiz onları …

Neyse anlattığı olay da şu; Adam bir ara bana “Ankaralı Namık Ankaralı değil Çankırılı” demiş. Bende “olmaz öyle şey Ankaralı ulan o!” diye bağırıp adamın kafasını ısırmışım falan. Allah’ım rezil bir kulun olarak. Takriben ne zaman canımı alırsın? Kendimi intihar edip öteki hayatımı riske atmak istemiyorum da.

Hoş bu dünyadan fayda yok, öteki de şüpheli ya neyse. Ama şunu anladım ki kimse göründüğü gibi değil. Herkes de bir maske. Artık birini tanımak istediğimde onu iyice bir içireceğim ki maskesi ilk günden düşsün!

Bu bir hafta evimden çıkmayıp, kitabımı bitirmeye karar vermiştim. Başladım yazmaya.

Manolya gülüşünü, güneşe sığdıran nadir bir güzellik; ay doğar, güneş batar. Manolyanın gezegeni dünya ve madem dünya uzay da bir gezegen. O zaman manolya bir uzaylı. Kar küresini sallıyordu, bütün bu derin düşünceler için de. Kapkara iri gözleri ile kar küresindeki taneleri sayıyordu. Uzaylı Manolya. Yok Deniz! Uzaylı Zekiye! Uzaylılara olayı nasıl bağladıysam artık.

Yok olmuyor. Yazılarıma konsantre olamıyorum. Bir anda şarampole yuvarlanıp, yazım da vermek istediğim tüm o hissi öldürüyorum, diye karamsarlaşmışken, belki de bakış açımı değiştirmeliyim diye düşündüm. Bu arada gün içinde ara, ara aklıma yaşadıklarım geliyor, utanma hissimin yerini gülücüklerim alıyordu. Sonra dedim ki neden mizah yazmıyorum ki.

Üstelik hayat yolumda karşıma çıkan bu kadar değişik karakter varken! Radikal bir karar ile hayatıma giren herkesi yazılarıma dökmeye başladım. Artık “neden bu insanı tanıyorum?” demiyordum. Aksine her ilginç karakter bana ilham oluyor, sayelerinde konu sıkıntısı çekmiyordum. Hatta bugün tüm bu anılarımdan derlediğim kitabımın sonuna geldim bile.

Bu arada Melis kendi karakterini okuyup, kim bu ezik diye kahkaha attı. Susun hiç ses etmeyin 😊.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.