
Duvardaki üçüncü rafın en sağında, mavi kadife kaplı bir kutu dururdu. Üzerinde gümüş iplikle işlenmiş bir cümle yazardı: “Yağmur sonrası toprak kokan Salı öğleden sonrası, 1994.”
Leyla süpürgesinin üzerine binip dolunayda uçan ya da kara kazanlarda kurbağa bacağı kaynatan kadınlardan değildi. O bir Zaman Dokuyucusu, yani modern dünyanın unuttuğu tabirle bir Hafıza Cadısıydı. Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde, tabelası olmayan, sadece gerçekten bir şey kaybettiğini bilenlerin bulabildiği dar cepheli dükkânında çalışırdı.
Leyla büyü yapmak için otları veya tılsımlı taşları kullanmazdı; onun hammaddesi insan pişmanlıkları, yarım kalmış vedalar ve unutulmak istenen acılardı.
O akşam, dışarıda İstanbul’un o meşhur, insanın kemiklerine işleyen lodosu eserken dükkânın kapısındaki pirinç çan hafifçe tıngırdadı. İçeriye üzerinde ıslak bir trençkot, gözlerinin altında uykusuzluktan morarmış halkalarla genç bir adam girdi. Adı Kaan’dı. Elleri titriyordu.
Leyla, tezgâhın üzerindeki ince gümüş iğneyi yavaşça bıraktı. İğnenin ucunda, az önce bir müşterisinden aldığı “ilk aşkın ihaneti” parıldıyordu; koyu kızıl, dikenli bir iplik gibiydi.
“Bana yardım edebileceğinizi söylediler,” dedi Kaan, sesi çatallaşarak. “Onu unutmak istiyorum. Kardeşimi… Onu kurtaramadığım o yangını. Her gece aynı dumanın içinde boğularak uyanmaktan yoruldum.”
Leyla’nın kehribar rengi gözleri, Kaan’ın göğüs kafesinin tam ortasına, kalbinin biraz üzerine odaklandı. Sıradan bir insan orada sadece ıslak bir kazak görürdü. Ama Leyla, Kaan’ın ruhuna dolanmış, uçları kor gibi yanan, isli siyah yumakları görebiliyordu.
“Unutmak kolaydır,” dedi Leyla, sesi eski bir plak kaydı gibi sakin ve derindi. “Acıyı söküp alırım. Yarın sabah uyandığında, kardeşinin adını bile hatırlamazsın. Ama her büyünün bir dengesi vardır Kaan. Acıyı kökünden sökersem, o kökün beslediği sevgiyi de alır götürür. Onunla güldüğün günleri, sana ilk kez ağabey deyişini, paylaştığınız sırları… Hepsi silinir. Koca bir boşluk kalır.”

Kaan yutkundu. Gözünden süzülen bir damla yaş, tezgâhın üzerindeki ahşaba düştü. “Ölümünü her gece yeniden yaşamaktansa, hiç yaşamamış olmayı tercih ederim. Alın. Hepsini alın.”
Leyla itiraz etmedi. Cadıların ilk kuralı, ölümlülerin iradesine karışmamaktı. Tezgâhın altından kristal bir makas ve içi boş, şeffaf bir cam küre çıkardı. Kaan’a yaklaşmasını işaret etti.
Parmaklarını Kaan’ın şakaklarına koyduğunda, dükkândaki mumların alevi maviye döndü. Leyla hafifçe mırıldanmaya başladı; bu bir büyü sözü değil, annelerin çocuklarını uyuturken söylediği eski, sözsüz bir ninniydi. Elleri Kaan’ın zihninin derinliklerine daldı. Önce duman kokusunu yakaladı, ardından çığlıkları, siren seslerini… İnce parmaklarıyla bu siyah, yakıcı ipliği Kaan’ın şakağından dışarı doğru çekmeye başladı.
Ancak siyah ipliğin hemen ucuna düğümlenmiş altın sarısı, sıcacık bir başka iplik daha geliyordu: İki kardeşin bir kış günü sobanın başında mandalina kabuklarını yakıp gülüşmeleri.
Leyla duraksadı. Makası altın ipliğin üzerine getirdi. Kesecekti. Müşteri öyle istemişti.
Fakat tam o anda, kendi sol bileğindeki soluk beyaz yara izi sızladı. Yıllar önce, henüz genç ve kibirli bir cadıyken kendi acısını da böyle kesip atmış, ama sonrasında hayatı boyunca neye ağladığını bilmeden, içindeki o devasa boşlukla yaşamıştı. Bir cadının en büyük laneti, kendi büyüsünün bedelini herkesten iyi bilmesiydi.
Leyla makası indirdi. Gelenekleri bozmaya karar verdi.
Altın ipliği kesmek yerine, gümüş iğnesini aldı. Kaan’ın zihninden çektiği o kapkara, isli acı ipliğini kesip cam küreye hapsetmedi. Bunun yerine, siyah ipliği altın sarısı ipliğin etrafına ustalıkla sarmaya, ikisini birbirine dikmeye başladı. Parmakları yandı, Kaan’ın acısı kendi tenine bulaştı, nefesini kesti ama durmadı.
Acıyı yok etmiyordu; acının zehrini emip onu özleme dönüştürüyordu. İsyankâr, yakıcı bir travmayı, katlanılabilir, hüzünlü ama sıcak bir anıya evirtiyordu.
Son düğümü attığında, Leyla geriye doğru sendeledi. Alnından soğuk terler boşanıyordu. Kaan ise derin bir nefes alarak gözlerini açtı. Sanki tonlarca ağırlığın altından yeni çıkmış gibi omuzları gevşemişti.
Bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Sonra yüzünde tuhaf, buruk bir gülümseme belirdi.
“Garip,” dedi Kaan, elini kalbine götürerek. “Onu hatırlıyorum. Yangını da hatırlıyorum… Ama artık boğulmuyorum. Sadece… Burnuma yanmış mandalina kabuğu kokusu geliyor. Onu çok özledim.” Gözlerinden yine yaşlar süzüldü ama bu kez hıçkırıklar içinde değil, dingin bir yağmur gibi.
“Büyü tutmadı mı?” diye sordu Kaan şaşkınlıkla.
Leyla, tezgâhın kenarına tutunarak doğruldu. Yorgun yüzünde bilgece bir tebessüm vardı. “Büyü tam olması gerektiği gibi tuttu,” dedi. “Gerçek büyü, kaçmak değil Kaan; taşımayı öğrenmektir. Ben sadece yükünün sivri uçlarını törpüledim.”
Kaan cebinden para çıkardı ama Leyla elini kaldırarak onu durdurdu.
“Bedelini ödedin,” dedi Leyla, parmaklarının ucunda hala tüten hafif dumanı ve kendi kalbine aldığı o ince sızıyı hissederek. Kaan’ın acısının zehrini kendi ruhuna çekmişti; bu gece o dumanı rüyasında kendisi görecekti.
Kaan, cadıya minnetle başını eğip dükkândan çıktığında, dışarıdaki lodos dinmişti. Leyla, tezgâhın üzerindeki boş cam küreyi rafa kaldırdı. İğnesini temizledi ve kapının çanını bir sonraki kırık kalp için yeniden kurdu. Dünyanın en güçlü cadısı, gecenin karanlığında kendine bir fincan adaçayı demlerken, yanmış mandalina kabuklarının kokusunu içine çekti ve gülümsedi.
Yazan: Arzu Yaşar