
Kadın, sandalyeden kalkarken adımları sanki yere değil, geçmişine basıyordu. Elleri titreyerek saçını düzeltti, derin bir nefes aldı. Konuştuğunda sesi odadaki kişiye değil, kendi içinin karanlığına çarpıp yankılandı.
“Ben yaşlanmaktan korkuyorum ama korktuğum şey kırışıklıklar değil; aynaya baktığımda artık kimsenin gözünde parlamadığımı görmek.
Biliyor musun, insan yaş aldıkça görünmez oluyor. Bir zamanlar “genç, güzel kadın” diye anılırken, bir anda “abla” oluyorsun, sonra “teyze.” Kelimeler bile üzerimden geçip gidiyor artık; beni değil, başka bir yönü seçiyorlar. Ve ben en çok bundan korkuyorum: buradayken bile yokmuşum gibi hissedilmekten.
Evet, bedenim değişiyor… ama asıl değişen içimdeki ben; ve o, taşımaktan daha ağır geliyor artık. Eskiden önümde uzanan yollar şimdi birer birer kapanıyor. Bir dans kursuna gitsem “bu yaştan sonra mı” diyecekler, yeni bir işe başlasam “artık çok geç” diye fısıldayacaklar. Sanki hayatın tadını çıkaracak yaş çoktan geçmiş, ben de fazlalıkmışım gibi hissediyorum.
İçimde hâlâ kıvranan bir gençlik var; susmuyor, kabullenmiyor, gitmiyor. Hâlâ âşık olmak, gece sokaklarda kaybolmak, sabaha kadar gülmek isteyen bir ben. Ama bana diyorlar ki: “Artık yaşını aldın, otur oturduğun yerde. Ağır ol, sessiz ol, yaşına göre davran!” İçimdekini boğmaya çalışıyorlar. Ve ben bunu istemiyorum.
Yaş almak, bir sabah aynada saçına düşen beyazı fark etmek değil; insanların gözlerinde yavaş yavaş silinmektir.
Ben o silinmeye karşı çığlık atıyorum. Çünkü hâlâ buradayım. Hâlâ yaşıyorum.
Korkumun en çıplak hâli şu: Bir odada onlarca insanla oturup kimsenin beni fark etmemesi… Var olmak ama saydam bir cama dönüşmek gibi. Bu düşünce, yalnız ölmekten bile daha korkutucu: yaşarken kaybolmak.
Asıl sancı, yılların benden gençliği çalması değil; hakkımı da elimden almak istemesi. Kahkaha atma hakkımı, yanılma hakkımı, yeniden başlama ihtimalimi. Ve ben buna karşı koymak istiyorum. Çünkü içimde hâlâ bir ateş var. Belki rengi değişti, belki daha derinden yanıyor, ama sönmedi.
Belki de en büyük korkum yaşlanmak değil; Kendime inanmaktan vazgeçmek. Aynadaki çizgileri yaşanmışlık olarak değil, bir bitiş olarak okumak. Başkalarının gözünde küçülürken kendi gözümde de küçülmek. İşte asıl orada boğazıma bir taş oturuyor.
Benim isteğim basit aslında: Yaş, sesimi kısmak için değil, daha da yükseltmek için bir sebep olsun. Çünkü ben hâlâ buradayım. Yaşımın ötesinde hayallerim, sırlarım, kabaran bir yaşam iştahım var. Zaman beni kenara itmek istese de, ben kendi yerimi bırakmak istemiyorum.”
Sözleri bittiğinde boğazında bir düğüm vardı. Başını kaldırıp, bakışlarını karanlığa diker gibi, yavaşça fısıldadı:
“İşte benim en çıplak korkum bu…”
Ardından gözlerini kapattı. Ve öykü başladı.
Deli Kadının Çıplak Yüzüşü
Gece yarısı. Sokaklar uykudaydı, perdeler kapanmış, nefesler ağırlaşmıştı. Kadın sessiz adımlarla kıyıya indi. Denizin kokusu rüzgârla birlikte yüzüne çarptı. Tuz, yosun… Geceyi içine çekti. Ay ışığı, suyun üstünde gümüşten bir yol çizmişti; sanki gökyüzüyle deniz arasında gizli bir köprü vardı ve o köprü yalnızca ona açılıyordu.
Elbiselerini çıkardı; Tenine geceyi giydi. Çırılçıplak suya girdi. İlk temas, vücudunu bıçak gibi kesti; nefesi göğsünde sıkıştı. Ama birkaç saniye sonra tatlı bir ürpertiye dönüştü. Bedeninin sınırları çözülüyor, suyun hafızasına karışıyordu.
Her kulaçta, geçmişin ağırlıkları eridi. Annesinin yıllar önce kulağına fısıldadığı öğütler: “Kendini sakla, örtün, dikkat et.” Sokaklarda üzerine sinmiş bakışların puslu gölgesi. Sevgililerin yarım yamalak dokunuşları. Hepsi suyun altında eriyordu. Kadın yüzdükçe geçmişin zincirleri çözülüyor, suyun içinde çıplak değil, saf bir varlık olarak kalıyordu.
Su ona başka türlü dokunuyordu. Ne yargı vardı, ne fısıltı, ne alay. Su, onu taşıyor, kucaklıyor, hem bedenini hem ruhunu sıvazlıyordu. Kadın uzun zamandır ilk kez, bedeninin düşman değil, kendi evi olduğunu hissetti.
Başını göğe kaldırdı. Ay, ona ayna tutuyordu. Dalgalarda kendini gördü: kırışıklarıyla, izleriyle, doğumla, acıyla, arzuyla, yılların bütün izleriyle… Ve içinden tek bir cümle geçti:
“Bu, benim!”
O an, çıplaklık bir utanç değil, en dürüst hakikatti. Sanki yıllardır saklanan beden, nihayet kendi adına konuşuyordu.
Kadının her kulacında, karanlık derinleşiyor, su ağırlaşıyor, kalbi hızlanıyordu. Çıplak yüzmek, aslında korkunun en saf hâliydi. Hiçbir maskenin, hiçbir kumaşın, hiçbir rolün ardına sığınamazsın. Tüm kırılganlığınla suya teslim olursun. Ve o teslimiyetin içinde, en büyük gücü bulursun.
Ay ışığında uzun süre yüzdü. Her kulaç, bir geçmiş günahı sıyırıp atıyordu. Her nefes, yıllarca bastırılan bir arzuyu serbest bırakıyordu. O gece, çıplaklığın içinde yeniden doğdu.
Kıyıya döndüğünde teni titriyordu ama gözleri parlıyordu. Elbiselerini almadı; bir süre çıplak oturdu kumların üzerinde. Dalgalar ayak bileklerine vuruyor, geri çekiliyordu. Sanki deniz de onunla oyun oynuyordu.
Kimse görmedi belki o anı. Ama kadın, ömründe ilk kez kendini görmüştü.
Çünkü çıplak yüzmek, özgürlüğün en sessiz çığlığıydı.
Ve o gece, Deli Kadın, karanlığın ortasında, en yüksek sesle sustu.
Ama hayat yalnızca suyla konuşarak geçmezdi; başka bir ihtimal, başka bir bakış onu bekliyordu.
Deli Kadının Genç Bir Adamla Karşılaşması
Bir yaz akşamı, şehrin kenarındaki eski bir kahvehanede oturuyordu. Masanın üzerinde yarım kalmış bir kahve fincanı vardı; loş ışıkların gölgesinde dalgın gözlerle pencereden dışarı bakıyordu. Kapı açıldığında içeri genç bir adam girdi. Gülüşü, mekânın havasını bir anda değiştirdi. Çabuk hareket ediyordu ama bakışlarında tuhaf bir dinginlik vardı.
Kadın, yılların ağırlığını taşıyan bakışlarını kaldırdığında onun gözleriyle karşılaştı. Henüz yara almamış, geleceği ihtimallerle dolu bir bakıştı bu. İki zaman, aynı mekânda buluşmuştu: biri yolun başında, diğeri yolun ağırlığında.
Genç adam biraz sonra yanına oturdu. Konuştular, güldüler. Kadının kahkahası değişti; sesi gençleşti, göğsünde yıllardır gömülü kalmış bir kadın yeniden nefes aldı. Genç adamın parmakları masaya vurdu, sonra farkında olmadan eline dokundu. O kısa, masum temas kadının yılların izlerini unutturmuştu.
Bir süre sonra birlikte kahvehaneden çıktılar. Sokak ıssızdı, taş kaldırımlar ay ışığında parlıyordu. Kadın adımlarını yavaş atarken, genç adam ona eşlik etti. Yan yana yürürlerken kimse konuşmadı; sadece ayak sesleri yankılandı. O sessizlikte kadının içi dolup taşıyordu: Başkaları için bu yürüyüş bir skandal olurdu belki, ama onun kalbinde sadece hak vardı.
Çünkü kadın hâlâ sevilmek, hâlâ bakılmak, hâlâ arzulanmak istiyordu.
Yürüyüşün sonunda genç adam durdu, gülümseyerek vedalaştı. Hiçbir şey söylemedi, sadece uzun uzun baktı. Kadın da baktı; o bakışın yıllarca saklı kalacağını biliyordu.
Ertesi gün bu hikâyeyi kimseye anlatmayacaktı. Dost sofralarında susacak, aile arasında ağzını açmayacaktı. Ama kendi içinde bir cümle yankılanacaktı:
“Yaşamadım deme, yaşadım.”
Çünkü bazen en büyük delilik; kadın olduğun için hâlâ yaşamak istemendi.
Bakışların bıraktığı kıvılcım yetmedi. İçindeki ses daha kalabalık bir yankı istedi. Ve kadın, kendini pazarın ortasında buldu.
Deli Kadının Pazar Yerinde Çığlığı
Öğle güneşi pazarın üstüne düşmüştü. Tezgâhlardan domates, biber, erik kokuları yükseliyor; satıcıların sesleri birbirine karışıyordu. Kalabalığın arasında, alışveriş fileleriyle dolaşan kadınların ve pazarlık eden adamların ortasında birden o belirdi.
Üzerinde eski ama renkli bir elbise vardı, saçları özenle taranmıştı. Yavaş adımlarla tezgâhların arasından geçti. Önce kimse dikkat etmedi. Ama o birden durdu, başını göğe kaldırdı ve kalabalığın ortasında şarkıya başladı:
“Çemberimde gül oya,
Gülmedim doya doya,
Ses pazarın uğultusunu yarıp geçti. İnsanlar şaşkınlıkla ona döndü. Bazıları fısıldadı:
“Deli bu kadın.”
Ama kadın susmadı. Sesi, sebze kasalarının arasından göğe yükseldi. Kahkahasının yerine bu kez şarkı oturmuştu. Her mısrada yıllarca bastırılmış bir hakikat vardı.
“Dertlere karıyorum,
Günleri saya saya…”
Çünkü onun sesinde başka bir şey vardı: yıllardır susturulan bir haykırış.
Kadın yürümeye devam etti. Elini bir tezgâhtaki domateslere sürüp sonra alnına götürdü; sanki pazarı bir tapınak, sebzeleri birer adak gibi görüyordu.
“Al beni, kıyamam seni…”
Kalabalık geri çekildi, yol açıldı. Onun kahkahaları, sesi pazarın ortasında yankılandı. O an kimse anlamadı ama herkes hissetti: Deli Kadın, sadece kendisi için değil, oradaki bütün kadınlar için söylüyordu.
Güneş tam tepedeydi, sıcaktan tezgâhlar eriyordu. Ama onun sesi, o öğle sıcağında bile ürpertiydi.
“Pembe gül idim soldum,
Ak güle ibret oldum,
Karşı karşı dururken,
Yüzüne hasret kaldım…”
Ve pazar yerinde sessizlikten daha güçlü bir şey kaldı geriye: deli kadının “Al beni, kıyamam seni…”
Şarkı sustuğunda geriye gece kaldı. Gece, yağmurla taşlara vuruyor ve kadını çağırıyordu.
Karanlıkta Dans
Yağmur bütün geceyi ince bir örtü gibi kaplamıştı.
Kapı sessizce aralandı. Kadın, üzerinde ince bir gecelikle dışarı çıktı. Ayakları çıplaktı; taşların soğuğu teninden içeri yürüdü ama umursamadı. Elinde yarım bir şarap şişesi vardı.
İlk adımında şehir nefesini tutmuştu. İkinci adımda başını göğe kaldırdı. Üçüncüde dünya dönmeye başladı.
Ay ışığı bulutların arasından sızıp yağmur damlalarına değdikçe, kadın sokağın ortasında dönüyordu. Saçları ıslanmıştı, yüzü, zincirlerini kırmış bir anın ışıltısını taşıyordu. Kahkahası yağmurla karıştı, taş duvarlardan yankılandı.
Sokağın sessizliğinde o kahkaha bir çağrı gibiydi: Hadi, şimdi. Bitti artık.
Kollarını iki yana açtı, yüzünü göğe kaldırdı, gözlerini kapadı. Şarabı dudaklarına götürdü, son yudumu içti. Sonra bir anda, şişeyi bütün gücüyle yere savurdu.
Camın çığlığı gecenin sessizliğini yardı. Parçalar ayaklarının etrafına yıldız gibi dağıldı.
Kadın eğildi. Elini uzattı.
Küçük, keskin bir parça parmak uçlarını delip geçti. Geri çekmedi. Avcunu daha da bastırdı.
Yağmur suyu ve kan, taşın üzerinde kıvrılarak buluştu.
Bir adım daha attı, sendeledi. Parmak uçlarından damlayan kırmızı, kaldırım taşlarının arasında kayboldu.
Yürüdü. Sokağın sonuna kadar değil — sadece birkaç adım. Sonra duvara dayandı. Omzunun temasıyla taş soğudu, teni ürperdi.
Cam parçası hâlâ elindeydi. Avcunun içinden kayarken bıraktığı iz ince bir çizgi gibi bileğine kadar indi. Kadının bakışları yine gökyüzü ile buluştu. Yağmur gözlerine doldu. Bir parmağı titredi, sonra diğeri.
Çömeldi. İlkinde dizlerini taşına koydu, ikincisinde bedenin ağırlığı öne devrildi. Kırık camların, zemine temas ettiğinde çıkardığı ses ince bir çığlık gibiydi.
Bir damla, dizinin yanına düştü. İkincisi daha koyuydu. Üçüncüsü, yağmur suyuyla birleşti.
Gövdesi bir süre sallandı. Sonra hareket etmedi. Başını kaldırmadı. Elleri artık görünmüyordu.
Yağmur sicim gibi yağıyordu. Sokak, kanla suyu aynı damarında taşıdı. Işık değiştiğinde yerdeki izler de değişti; bazıları silindi, bazıları kaldı.
Sabah olduğunda, kırık cam parçaları hâlâ ıslaktı. Bir iz, köşeye kadar uzanıyor ve orada aniden kesiliyordu.
Devamı yoktu.
Sessizlik.
Avukat kalemini yavaşça masaya bıraktı. Önündeki defterin sayfaları, kadının uzun uzun anlattığı sahnelerle doluydu: deniz kokusu, bir kahvehanenin loş ışıkları, pazarda yükselen şarkı, yağmur altında kahkahalar… Hepsi kâğıt üzerinde canlıydı, ama gerçekte hiçbiri yoktu.
Başını kaldırdı. Karşısında, demir parmaklıkların ardında oturan kadın hâlâ gülümsüyordu. Gözlerinde bir parıltı vardı; öylesine gerçek, öylesine inandırıcı ki, sanki gerçekten yaşamış gibiydi.
“Bunların hepsi…” dedi kadın, sesi yavaşladı, dudakları titredi, “…sadece yapmak istediklerimdi.”
Avukatın kalemi yuvarlanıp yere düştü. Kadının elleri zincirle birbirine bağlıydı; parmak eklemleri beyazlamıştı, avuçlarının içinde yıllardır sıkılmış bir sessizlik vardı.
Dışarıda gardiyanın ayak sesleri yankılandı, demirin metalle buluşan tok vuruşları gibi. Avukat, kadının dosyasına baktı. Kapağın üzerinde tek, soğuk bir kelime duruyordu: Cinayet.
Kadının sesi, hücrenin duvarlarında yankılandı:
“Denizde yüzmek istedim. Yağmurda dans etmek istedim. Pazarda şarkı söylemek istedim. Ama bana yalnızca bu duvarlar kaldı.”
O an anlaşıldı: Deli Kadın’ın özgürlüğü hiç olmamıştı. O, yalnızca kafasının içinde, hayallerinde nefes almıştı.
Ve en ağır gerçek buydu:
Gerçek hayatta hiçbir kadın, onun hayallerini yaşamaya cesaret edememişti.
Yazan: Canan Bağcı