
İnsan genellikle çoğunluğun söylediklerini dinler, varsayımlarını kabul, gösterilenin izinde fikrini beyan eder. Elbette “Bu da nereden çıktı? Aslında hiç de öyle değil!” dediğimiz çoğu ‘sofra’, orada bir sandalye elde etmek istediğimiz alanlara dönüşür. Kimi zaman sofranın ileri gelenleri istedikleri yemeğin tercih edilmesi için ilk önce onu beğenenlere sorarlar: “Nasıl olmuş?” diye. Kişisel bir görüş, bir “doğruya” denk düşebilir. Doğru kabule, kabul normale denk düşebilir.
Tarihsel olarak ilk şu zaman başladı diyemeyeceğimiz bir geçmişe dayanıyor bu gönüllü zorundalık halleri. Ama birkaç örnek verecek olursak, şu anki tarihten milada doğru uzanmamız ve bir o kadar da öncesine gitmemiz gerekecek.
Sümer Yazıtları’ nda Uruk kralı Gılgamış’ ın savaş tehdidi altındayken Yaşlılar Meclisi’ ne savaşa girip girmemek için danıştığı yer alır. Yaşlılar bir savaş ihtimalinin uygun olmadığını belirtirler. Fakat Gılgamış bu sefer, istediği cevabı ona verecek olan şehrin genç ve savaşabilecek erkeklerine bu soruyu yöneltir. İstediği cevabı alan hükümdar, çoğunluğun kabul ettiği gerekçesiyle fikrine bir meşruiyet kazandırır.
Bir başka örneğin başrolü de başımızı kaldırıp da gökyüzüne baktığımızda bizi selamlar. Güneş’in konumu hakkında zaman içinde farklı görüşler benimsenmiş olsa da evrenin merkezinde Dünya olduğu görüşü yaklaşık 1400 yıl boyunca kabul görmüştür. Bu söylem uzun zamandır var olan bir geleneğin ürünüdür.
Benzer görüşleri destekleyen bir bulguya Solomon Asch ulaşmıştı. Asch 1950’ lerde yaptığı deneyde insanlara çizgi uzunluklarının kıyaslandığı bir test veriyordu. Denekler önlerinde oturan ve araştırma ekibinin bir parçası olan kişilerin kasıtlı yanlış cevaplarından etkileniyorlar ve yanlış cevabı seçiyorlardı. Yani doğru cevabı gözleriyle gördükleri halde çoğunluğa uyum sağlıyorlardı. Asch, verdikleri cevaplardan dolayı insanların zeka seviyelerinin düşük olduğunu elbette düşünmüyordu. Bu deney çok önemli bir sonucu ortaya koymuştu: Çoğunluğun seçimleri, kişilerin bireysel düşünceleri üzerinde bir baskı ortaya koyabiliyordu.
Farklı bir fikre aşina olmak yüzyıllar boyunca sofraya kabul edilmeme sebebi olabildi. Orta Çağ ve erken dönem modern Avrupa’ da toplumun kabul gördüğü fikirleri sorgulayanlar ya da değiştirme eğilimi gösterenler kimi zaman dirençle karşılaştılar. Kimine merhem olacak yeni bir fikirle ortaya çıkanlar, iyilik adına onurlandırılmaktan bazen uzaktılar. Onlar için ayrılan bir yer vardı: Cadılık makamı. Jane Guppie, Ursula Kemp, Bessie Dunlop gibi şifacı kadınlar alışılagelmiş yöntemlerin dışına çıktılar. Ve cadılık ünvanıyla karşı karşıya kaldılar.
Anlatının çoğu günümüzde bir şehir efsanesine dayansa da, Sonucunda Kara Ölüm adı verilen Veba Salgını, papanın cadılıkla ilişkilendirdiği kedileri katletmesi, farelerin çoğalması üzerine hastalığın yayılması ile anılır. Farklı bir fikir ve ilişikli unsurları, aslında yalnızca ‘başka’ bir yaklaşım değildir. Bazen döneme bir kapı aralar ve sofranın düzenini tamamen değiştirir. Bu yüzden de ortaya çıktığı gibi yok edilir. Ardında hesaba katılmamış sorunlar doğurarak.
Zaman zaman konuyu kendi kişisel dünyalarımız için de düşünürüm. Esas bağlayıcı noktası dışsal dünyalarımız olsa da, içimizde de çok sesli bir orkestranın varlığını kabul etmeliyiz. Aslında yaygın kabullerimiz, önceden sonuçlarını kestirebildiğimiz ya da aklımıza dahi gelmeyen bazı zararları doğursa da, onları dönüştürmek sandığımız kadar kolay olmayabilir. Asch’ in dediği gibi kesinlikle aptal değiliz. Ancak orkestranın önündekilerin tonunundan devam etme gereği duyabiliyor arkada oturan taraflarımız. Onlarla ‘çelişmeme’ pahasına değişemeyen ne çok normalimiz var.
Bir işin ucundan da ben tutayım diyorsak bu alanda, belki farklı bir söz söylemeye de hazırızdır. Belki, büyük sofranın başına kendi tabağımızla gitmemin zamanı gelmiştir. Ve belki de tabağımıza koyduğumuz yemek o güne kadar yapmadığımız gizli tariftir. Sonuçta ‘herkes önce kendi normalinin cadısıdır.’
Yazan: Esra Parlak Soytürk