Fotoğraflar konuşur mu? Bazı fotoğraflar konuşuyor doğrusu. Yedi yaşında küçücük bir kızın, otuz üç yıl sonraki haline öfkeyle ve biraz da hüzünle baktığını görmek; yıllarca beni için için tükettiğini hissettiğim ancak sebebini bir türlü çözemediğim iç sıkıntılarının ardında yatan gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarpıverdi. İşte çocuk Zeynep karşımda; en savunmasız, en hassas, en masum ve en ürkek haliyle öylece bana bakıyordu. Onu yalnız bıraktığım için, dönüp bir kez bile arkama bakmadığım ve onu koruyamadığım için bana hesap sorar gibiydi. “Neden hiç gelmedin? Neden beni şefkatle sarıp sarmalamadın? Neden unuttun beni?” Oysa kız çocuklarının gözleri aydınlık olur. Neşe dolu bakarlar etraflarına. Heyecanlı, cesur, umut doludur her hareketleri. Onlara bakınca insanın içi ısınır, kalbi ferahlar. Oysa şimdi karşımda duran bu küçük kızın anlatmak isteyip de sustuğu çok şey vardı. Ve kimse onu görmese de en azından ben biliyordum ki etrafındaki insan sayısından bağımsız olan yalnızlığı ve suskunluğu uzun yıllar kalbini sıkıştırmaya devam edecekti. Uzunca bir süre fotoğrafı elimden bırakamadım. Onu artık orada öylece, öfke ve çaresizlik içinde bırakmayacaktım. Parmak uçlarımla usulca okşadım saçlarını. “Geç kaldım, biliyorum. Ama geldim.”
Fotoğraf avuçlarımın arasında, orada öylece ne kadar süre oturdum bilmiyorum. Hava kararmıştı. Işığı açmak istemedim. Çekmeceden bir mum çıkardım ve balkon masasının üstüne koyup yaktım mumu. Odamdan bir mektup kâğıdı ve kalem aldım. Ona bir özür borçluydum.
***
Sevgili küçük Zeynep;
Korktuğunu biliyorum. Kime, neden öfkeli olduğunu; kimden, neden kaçtığını; neyi hayal edip neden sustuğunu; hepsini, her şeyi biliyorum. Yıllarca seni orada yalnız ve yarım bıraktım. Fark edemedim. Sen eksik kaldıkça ben de tamamlanamadım. Ne yapsam yarım kaldı. Ne yapsam yavan… Öfkemi de anlayamadım, korkumu da. Yıllarca neyin yasını tuttuğumu bile çözemedim. İnsan en çok da mutsuz bir çocukluğun yasını tutuyormuş meğer. Herkesin yarasına merhem olmaya çalışırken kendi yaramın için için kanadığını göremedim. Yolumu gösterecek, seni görmemi sağlayacak ışığı geç buldum bağışla. Kim bilir ne çok seslendin bana. Sesini duyurabilmek, kendini gösterebilmek için ne çok çırpındın kim bilir? Ama hepsi geçti! Hiçbir acı sandığın kadar sonsuz değilmiş. İzleri kalsa da usul usul kabuk bağlıyormuş yaralarımız. Seni bir daha asla yalnız bırakmayacağıma söz veriyorum çocuk. Yolun bundan sonrasında yel değirmenleriyle dövüşülecekse bile, artık beraber dövüşülecek.
Yani yok öyle artık dünyaya öfkeyle, hüzünle bakmak. Umutsuz olmak yok. Korkmak, saklanmak, susmak yok. Canımız yandığında inkâr etmeyeceğiz artık. Üzüldüğümüzde güçlü görünmeye, kırıldığımızda saklanmaya çalışmayacağız. Yıllarca yük edindiğimiz dertlerimizi sırtımızda taşımaktan vazgeçeceğiz bundan böyle. Bunca yıl karanlıkta kalan ne varsa hepsini gün ışığına çıkaracağız beraber. Buraya kadar sensiz, seni özleyerek, düşe kalka geçirdiğim ömrümü artık seni sarıp sarmalayarak, geçmişimden çıkarıp bugünüme katarak geçirecek olmanın heyecanını yaşıyorum. Gözlerinden öpüyorum güzel çocuk. Gözlerinden öpüyorum!
***
Mektup bittiğinde, üzerimden yılların ağırlığı kalkmış; bir kuş kadar hafif ve özgür kalmıştım sanki. Bir yardım eli olmadan çıkamam sandığım labirentlerden, beni çıkaracak olan yine benmişim meğer. Karanlık bir kuyuda elinden tutmamı bekleyen o küçük kız çocuğuymuş. Gözlerimi kapadım. Fotoğraftaki küçük Zeynep’i hayal ettim. Bu sefer gözlerinde korku değil umut vardı sanki. Heyecan vardı. O da benim gibi beraber, el ele başarabileceklerimizin heyecanını taşıyordu minik yüreğinde. “O zaman başlayalım güzel çocuk.” dedim. Eksik kalanları birlikte tamamlayalım.
Yazan: Yeliz Yenioğlu Uslu