Belki de cadının hikâyesini hiç cadının kendisinden dinlemedik.
Ona daima başkalarının gözünden baktık. Onlar ne gördüyse biz de onu gördük. Köyün kıyısındaki o izbe evin penceresinde, ormanın derinliklerinde yalnız başına yürürken, kazanının başında içine malzemeler katarken, mahkemelerde suçlanırken… Bazen masalın kötüsü oldu, bazense kahramanın karşısındaki engel… Bazen kırışmış suratıyla yaşlı bir kadın olarak betimlendi, bazense göz kamaştırıcı güzelliğiyle baştan çıkaran genç bir kadın olarak… Bazen suratsızlığıyla korkuttu, bazense kusursuz güzelliğiyle.
Ama tüm bu hikâyelerde garip bir noksanlık vardı: Cadı hiçbir zaman konuşmuyordu.
Daha doğrusu, hep onun hakkında konuşuluyordu. Yaptıkları anlatılıyor, niçin yaptığı sorgulanmıyordu. Onunla ilgili bilinen büyüleriydi; korkuları değil. Etrafta açtığı zararlar kayda geçiriliyor, ona verilen zararlar ise hikâyede söz konusu bile edilmiyordu.
Belki de asıl sorun, cadının susması değil; onun bildiklerinin duyulmaması, hatta susturulmasıydı. Çünkü cadıyı anlamaya başladığımızda dengeler altüst olabilir.
Çünkü cadı bilir.

Cadı Bilir
Cadı; bitkilerin faydalarını ve ne işe yaradığını, bedendeki işaretleri, doğumla ölümün birbirlerine nasıl da yakın olduğunu bilir. Hangi otun hangi yarayı iyileştireceğini, toprağın ne zaman suya ihtiyaç duyduğunu, yaklaşan felaketi daha adı konmadan sezebilir. Bazen söylenmeyenleri gözlerden, yüzlerden anlar; bazense kendi bedeninin söylediğine, başkalarının sözlerinden daha çok inanır.
Lakin tüm bunlardan daha önemlisi şudur: Cadı, kendisine öğretilen dünyanın tek gerçek olmadığını bilir.
Belki de tehlike asıl buradadır. İnsan, bilmediği şeylerden korkabilir fakat kendisinden daha fazlasını bilen birine duyduğu korku bir başkadır. Oysa bilgi, insanı bağımlılıktan kurtararak, “Böyle gelmiş, böyle gider…” denilen şeylerin başka türlü olabileceğini de gösterir.
Birinin deneyimleri bilgi sayılırken bir başkasınınki yalnızca sezgiye indirgenebilir. Bir hekimin sözlerine bilim denilirken bir şifacınınki batıl inanç olarak kabul edilebilir. Kitapta yazan güvenilir görülürken annenin kızına aktardığı bilgi şüpheli sayılabilir. Oysa bilgi daima kitaplardan doğmaz. Bazen mutfakta, doğum yatağının başında, yıllarca toprakla uğraşan bir kadının ellerinde veya annenin kızına söylediği tek bir cümlede öğrenilir. Bazen de yalnızca yaşayarak edinilir.
Cadının bildikleri işte bu noktada rahatsız edicidir. Çünkü onun bilgisi yalnızca öğrenilmiş değildir; yaşanmıştır da. Bedenden geçmiş, deneyimlenmiş, hatırlanmış ve aktarılmıştır. Yazıyla ifade edilmemiş olması onu daha az gerçek yapmaz.
Belki de cadının en büyük kabahati bilmekten çok, bildiklerine güvenmesidir. Gördüklerine inanması, deneyimlerini başkalarının yorumlarına bırakmaması ve ona “öyle değildir” denildiğinde “fakat ben gördüm” diyebilmesidir. Çünkü insan kendi deneyimine güvenmeye başladığında, kendisine öğretilen dünyanın sınırlarını da sorgulamaya başlar. Ona doğru olduğu söylenen şey ile kendi gözleriyle gördüğü şey birbirinden ayrılabilir artık. Bir yerde tereddüt başlar.
Cadı tam da burada şüphe eder. Gördüğünü sorgular, söylenene hemen inanmaz, cevabını bulamadığı şeyin peşine düşer. Bazen bir yüz ifadesinde söylenmeyeni arar, bazen bedeninin verdiği işareti başkalarının sözlerinden daha fazla önemser. Çünkü onun için şüphe, bilgisizliğin değil; bilmenin başlangıcıdır.
Belki de bu yüzden cadı yalnızca büyüyü değil, şüpheyi de temsil eder.
Cadı Aidiyetsizdir
Bilmek her zaman bir yere, bir şeye ait olmak anlamına gelmez. Bazen insanı ait olduğu yerden uzaklaştırır. Cadı ise daima sınırda durur. Köyün içerisindedir fakat köyün kaidelerine tümüyle ait değildir; insanların arasına karışmıştır ama kendisinden beklenen rollere bürünmez.
Evlenmeyebilir, çocuk doğurmayabilir, çok soru sorabilir, insanların kulak tıkadığı şeyleri konuşabilir. Çünkü bir kadın için “fazla bilmek”, kolaylıkla “fazla olmaya” evrilebilir. Özellikle kadın söz konusu olduğunda, toplumsal normlardan uzaklaşmak kolaylıkla ahlaki bir kusur gibi okunabilir.
İşte cadı da bu fazlalığın, bu kusurun beden bulmuş hâlidir. Bu sebeple ona bu isim verilir: Cadı. Tek sözcükle açıklamak, sınırlandırmak ve yaşamını başkalarının anlayabileceği bir şekle dönüştürmek. Çünkü bir insana isim vermek onu tanımak değil; onu tanımaya çalışmak yerine, onu sadece bir kelimeyle açıklamayla yetindiğimizi sanmaktır.
Cadı denildiğinde kim olduğunu sorgulamayız. Neler bildiğini, nereden öğrendiğini, sevdiklerini, kaybettiklerini, yalnızlığını sormayız. Çünkü cevabı ta baştan bulmuşuzdur: O kötü, tehlikeli, farklıdır. O cadıdır.
Oysa cadı, “cadı” olmadan önce kimdi? Belki de bu soru tüm hikâyeyi değiştirmeye yeter. Çünkü bir insanı yalnızca bir kelimeye indirgemek, o kelimeden önceki hayatı görünmez yapar.
Cadının bir çocukluğu, bir annesi, bir kardeşi, bir sevgilisi, bir kaybı olmuş olabilir. Belki çok sevmiştir, belki de çok kaybetmiştir. Onu bugün bildiğimiz kişiye dönüştüren şey doğuştan gelen bir kötülük değil, hayatı boyunca biriktirdiği deneyimlerdi belki de. Birini iyileştirmek isterken öğrenmiş olabilir bildiklerini; birini kaybederken, kendi bedenini anlamlandırırken, bambaşka kadınlardan ya da yalnızca yaşayarak.

Bilmek bazen sadece öğrenmek değildir. Bilmek hatırlamaktır da. Birinin yaşadıklarını unutmamak, bir acının adını değiştirememek, bir kadının sözlerini “abartı” denilerek silmemek, bedenin verdiği işaretleri yok saymamaktır aynı zamanda. Bu yüzden cadı, hafızadır da; sözde kalan bilgilerin, kadınlar arasındaki cümlelerin, annenin kızına aktardığı deneyimlerin, isim verilmemiş şifaların taşıyıcısıdır.
Cadıya bu denli derinden bakmak, belki de neyi bilgi olarak kabul ettiğimizi yeniden sorgulamaktır. Kimin sözünü kabul ettiğimizi, kimin hafızasını güvenilir kabul ettiğimizi, kimlerin deneyimlerine inandığımızı düşünmektir de.
Tüm bunlar, cadının evinin neden orman kıyılarında olduğunu da açıklayabilir. Köyden biraz uzakta, yolun uçlarında, insanların merakla baktığı ama yaklaşmaya çekindikleri bir yerde. Geceleri penceresinden loş ışık sızar. Kapısında kurutulmuş otlar asılıdır. Duvarlar boydan boya raflarla kaplıdır; içlerinde kavanozlar, kitaplar, taşlar, şişeler bulunur. Dışarıdan bakan biri için tüm bunlar gizemdir. İçeriden bakıldığında ise hayatın ta kendisi.
Belki de cadının evi, bildiklerinin saklandığı yerdir; bir laboratuvar, bir sığınak, bir arşiv… En önemlisi de ona verilen bu isimden kaçabildiği tek yerdir. Herkes ona “cadı” derken o kendi ismini hatırlayandır.
Bu sebeple onun yalnızlığını başka türlü de okumak gerekir. Onun bu yalnızlığı, istenmediğinden değil; başkalarının tanımlarından korunmak istemesinden doğuyordur belki de. Çünkü insan kendisini başkalarının tanımlamasına izin verdiğinde, bir müddet sonra kim olduğunu anımsamakta güçlük çekebilir.
Cadının Rolü
Bildikleridir onu yan karaktere taşıyan…
Hikâyenin ana kahramanı yola çıkar, bir sorunla karşılaşır ve ortaya cadı çıkar. Ona gizemli sözler söyler, yol gösterir, bir laneti ortadan kaldırır, kilitli bir kapıyı açar. Sonra hikâyeden çekilir. Kahraman yola devam eder. Cadı ise yine ormanında kalır. Bir başka kahramana daha yol gösterebilmek için… Oysa cadının kendi hikâyesini ilerletmesine izin yoktur.
İşte burada yeni bir soru karşımıza çıkar. “Cadı ne yaptı?” sorusunu sormak yerine, “Cadının bildikleri kimin işine yaradı?” diye sorarız.
Kahraman onun bilgisini kullanmış olabilir. Toplum onun sayesinde iyileşmiş olabilir. Kuraklık onun şifasıyla berekete dönüşmüş olabilir. Fakat cadıya ne kaldı? Bildikleri için yalnızlık, bildikleri yüzünden korku ve nihayetinde tek bir isim: cadı.
Ancak cadının perspektifinden bakmaya çalışırken, onu yalnızca bir kurbana dönüştürme tuzağına da düşmemeli. Çünkü onun hikâyesini başkalarının dilinden kurtarıp bir mağduriyete hapsetmek özgürlük değildir.
Cadı sadece yakılan, dışlanan ya da susturulan kadın değildir. Onun öfkesi, kıskançlığı, kötülüğü, yanlışları ve çelişkileri olabilir. O iyi olmak zorunda değildir. Affetmek zorunda değildir. Anlaşılır olmak zorunda değildir. Onu özgür bir karakter yapan, nihayetinde iyi cadıya dönüştürülmesi değil; kendi zıtlıklarıyla var olabilmesidir.
Dolayısıyla bir karakteri kurtarmanın çözümü onu kusursuzlaştırmak değildir. Ona kendi karanlığını aktarabileceği bir alan açmaktır. Belki de cadı kendi karanlığını bilir. İnsanlar onun karanlığından korkarken o, kendisini inkâr etmek zorunda değildir.
Ve yeniden bilgi…
Cadının hikâyesini ondan alan şey sadece korku değildi. Kimlerin bildiğine kimlerin karar verdiği de bu hikâyenin bir parçasıydı.
Peki, cadı neyi biliyordu? Kimden öğrenmişti? Neden onun bildiklerine bilgi değil de büyü denmişti? Neden deneyimleri “sezgi”, hafızası “kuruntu” olarak kabul ediliyordu? Ve neden kendi hayatına dair söyledikleri, başkalarının onun hakkında söylediklerinden daha değersiz bulunuyordu?
Bir karakteri yan karakter yapan, sadece hikâyede görünüp görünmediği değildir. Bazen asıl sorun, hikâyenin kaleminin kimin elinde olduğudur. Cadı, yüzyıllar boyunca hep hikâyelerin içinde vardı fakat hikâyeyi genellikle başkaları kaleme aldı. Bağımsız bir özne olarak yer almadı; başkalarının hikâyesini ilerleten bir araç olarak kullanıldı. Onun ne olduğunu hep başkaları söyledi, kendinden izinsiz geçmişi belirlendi, geleceği hakkında karar verildi.
Artık yapılması gereken şey onu sadece ana karaktere dönüştürmek değil, ona yazma hakkını vermektir. Belki cümleleri iç açıcı olmayacak, hoşlanmayacağız. Belki de ondan beklediklerimizi anlatmayacak. Belki bizi affedip yoluna bakmayacak. Belki de sorularımıza cevap vermeyecek.
Onu bu kadar susturduktan sonra evhamlı düşüncelerimiz hep bizim olacak.

Bırakalım…
Bir karaktere verilebilecek en büyük özgürlük, hikâyesini bizden bağımsız anlatmasına izin vermektir. Bu sebeple artık cadıya, “Anlat!” demekten ziyade, “İstersen anlat…” diyebilmeli. Çünkü anlatmak, bir zorundalık olmaktan arındığında, anlatılanlar nihayet sahibinin olur.
Cadının en büyük gizemi büyü değil de kendi hikâyesinin sahibi olabilmesi olabilir. Bu nedenle artık cadıya sadece “Ne yaptın?” diye sormamalı, “Ne biliyorsun?” sorusuyla da yetinmemeli. Asıl soru, “Bize hiç anlatılmayan neyi biliyorsun?” olmalı. Belki cadı o zaman konuşur ya da konuşmaz. Belki kapısını açıp bizi içeri alır. Belki de kazanının başında sessizce çalışmaya devam eder.
Bu defa bekleyebiliriz. Çünkü onun sessizliğine kendi cümlelerimizle ses olmak mecburiyetinde değiliz. Ve nihayetinde şunu fark ederiz: Cadı hiçbir vakit hikâyenin kenarında değildi. Biz onu öyle görmeye alışmıştık. O, yıllarca kendi cümlelerini kurabileceği, sesini çıkarabileceği ânı bekliyordu.
Belki de artık sıra ondadır. Çünkü önemli olan, cadının hikâyede olması değildir;sonunda hikâyenin onun olmasıdır. Bırakalım da hikâyesinin ilk cümlesini yazsın.
“Bana cadı dediler. Oysa benim hikâyem, bana bu ismi verdikleri gün başlamadı.”
Yazan: Esengül Ersoy
Çok güzel anlatmışsınız
Çok güzel