
Eskiden sırtındaki veya yüzündeki bir ben nedeniyle cadı ilan edilip idam edilen kadınların olduğunu biliyor muydunuz? Bugün dermatolojik bir detay olarak gördüğümüz o küçük lekeler, Orta Çağ ve erken modern Avrupa’da ölüm fermanı olabilirdi. Hukuki bir delil değil, teolojik bir paranoyanın bedene yansımasıydı bu durum. Ve ne yazık ki, bu sadece kasvetli bir gotik roman motifi değil; mahkeme tutanaklarına geçmiş, soğuk ve acı bir gerçeklikti.
Dönemin ruhunu anlamak için 1486’da yayımlanan Malleus Maleficarum’a (Cadı Çekici) bakmak yeterlidir. Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger imzasını taşıyan bu el kitabı, Engizisyon yargıçlarına adeta bir “cadı bulma rehberi” sunuyordu. Kitaba göre Şeytan, kendisine adanan ruhları görünmez kılmak ve onları dünyevi acılardan muaf tutmak için bedenlerine bir mühür basardı. Bu mühür; ağrısız, kanamasız ve zamanla silinmeyen bir lekeydi. Yani doğuştan gelen bir ben, bir doğum lekesi, hatta bir siğil; masumiyetin değil, şeytani bir sözleşmenin fiziksel kanıtı sayılıyordu.
Peki bu soyut inanç, gerçekte nasıl işliyordu? Tarihin tozlu sayfalarından çıkan iki vaka, meselenin dehşet verici mekanizmasını gözler önüne seriyor.
Bunlardan ilki, 1645 yılında İngiltere’nin Essex bölgesinde yaşanan ve Matthew Hopkins’in “Genel Kaşif” (Witchfinder General) unvanıyla terör estirdiği ünlü Bury St Edmunds duruşmalarıdır. Hopkins, sorguladığı her kadının vücudunu titizlikle taratır, “doğal olmayan” her çıkıntıyı aratırdı. Mahkeme kayıtlarına göre Rebecca West isimli kadın, kolundaki bir ben nedeniyle sorgulanmış ve Hopkins’in ekibi tarafından o bölgeye iğne batırılmıştır. West çığlık atmamış, kanama olmamıştır. Bu durum, modern tıbbın “ağrı eşiği” veya “sinir ucu yoğunluğu” ile açıklayacağı nörolojik bir tesadüfken, Hopkins için “duyarsız bölge” yani Şeytan’ın mührünün kesin kanıtıydı. Rebecca West, bu tek “delille” asılarak idam edildi.
Bir diğer ve daha sistematik örnek ise İskoçya’dan gelir. 1590 Kuzey Berwick davalarında, Yargıç Lord Foulis’in talimatıyla sanıkların tamamı baştan ayağa traş ettirilmiştir. Amaç, saklanmış olabilecek her türlü kılı ve lekeyi ortaya çıkarmaktır. Kayıtlarda, Agnes Sampson ve diğer kadınların vücutlarındaki “normal dışı işaretler” tek tek not edilmiştir. Burada dikkat çeken husus, lekenin varlığının tek başına yeterli görülmemesi ama itiraf alma sürecindeki psikolojik baskının ana kaldıracı olmasıdır. Bedenindeki bir lekeye “mühür” damgası vurulan kadın, toplum nazarında zaten suçludur; geriye kalan sadece kendi suçunu itiraf etmesini sağlamaktır. Nitekim çoğu vaka, uykusuzluk ve işkence eşliğinde “Benim üzerimdeki leke Şeytan’ın mührüdür” şeklindeki zoraki itiraflarla sonuçlanmıştır.
Bu noktada zihnimizi kurcalayan asıl soru şudur: İnsan zihni, neden bir cilt lekesini bir günahla eşleştirme ihtiyacı duyar?

Sanırım cevap, kaosu düzenleme takıntımızda gizli. Orta Çağ insanı için dünya, Tanrı ve Şeytan arasındaki görünür bir savaş alanıydı. Her felaketin, her hastalığın, her kötü gidişatın bir faili olmalıydı ve bu failin görünür bir izi bulunmalıydı. Vücuttaki açıklanamayan bir leke, bu arayış için mükemmel bir projeksiyon ekranıydı. Kadın bedeni ise o dönemde zaten günaha meyilli olduğu düşünülen bir alan olarak kodlanmıştı. Dolayısıyla kadının tenindeki herhangi bir anormallik, kolektif korkunun cisimleştiği yer oldu.
Bugün o mahkeme salonlarındaki loş ışıkları ve iğnelerin soğuk parıltısını hayal ettiğimde, tüylerim diken diken oluyor. Çünkü mesele sadece batıl inanç değildi; mesele, farklı olanı “patolojikleştirme” ve “suçlaştırma” refleksiyle ilgiliydi. Bir ben, sadece bir melanosit (cildimize, saçımıza ve gözümüze rengini veren melanin pigmentini üreten hücre) kümesiydi. Ama onu bir “mühre” dönüştüren şey, toplumsal ötekileştirme arzusu ve otoritenin kör inancıydı.
Tarih bize şunu fısıldıyor: Bedenlerimiz asla sadece bedenlerimiz olmadı. Onlar hep birer metin gibi okundu; kimi zaman güzellik, kimi zaman sağlık, kimi zaman da suçlama ile dolduruldu. O kadınlara giydirilen “cadı” elbisesinin en ağır dikişi, maalesef kendi tenlerinde açılan yaralardı. Ve biz, aradan geçen yüzyıllara rağmen, hâlâ bedenler üzerinden verilen bu sessiz yargılamaların gölgesinde yaşıyoruz. Belki de yapmamız gereken, tenimizdeki her izi bir itham olarak değil, kendi hikayemizin nötr bir parçası olarak kabul etmeyi öğrenmektir.
Yazan: Arzu Yaşar
Kaynakçalar :
- Kramer, H., & Sprenger, J.(1487). Malleus Maleficarum. (Çev: Montague Summers). Dover Publications. [Vücuttaki işaretlerin hukuki statüsü için temel kaynak].(Google bookstan pdfleri inceleyebilirsiniz. Cadı Çekici olarak dilimize çevriliyor ama yalnızca Almanca ve İngilizce olarak çevirileri bazı üniversite kütüphanelerinde yer alıyor. Bu kitap, o dönemin Engizisyon yargıçları için resmi bir “kural kitabıydı. İçinde “Şeytan’ın Mührü” (Devil’s Mark) tanımı, nasıl bulunacağı, nasıl test edileceği (iğne ile delme) ve neden bir “canlı” değil, “ölümcül” bir işaret olduğu detaylıca yazılıdır.)
- Macfarlane, A.(1970). Witchcraft in Tudor and Stuart England: A Regional and Comparative Study*. Routledge. [Matthew Hopkins dönemi ve Essex davalarının sosyolojik analizi].
- Larner, J. (1981). Enemies of God: The Witch-hunt in Scotland. Chatto & Windus. [Kuzey Berwick davaları ve vücut arama prosedürleri].
- Ginzburg, C. (1991). The Night Battles: Witchcraft and Agrarian Cults in the Northeastern Italy. Johns Hopkins University Press. [Fiziksel işaretlerin halk inanışlarıyla ilişkisi].
- Brittain, C.(2003). “The Devil’s Mark: Physical Examination and the Proof of Witchcraft”. Journal of Medieval History, 29(4), 345-362.